
Hikâyemiz 1909 yılının sonbaharında Viyana’da başlıyor. İki adam yaşıyor Viyana’da. Biri 53 yaşındaki Sigmund Freud, diğeri henüz çok genç olan Adolf Hitler.
Hitler mimar ve ressam olmak hayali olan, küçük bir dairede arkadaşlarıyla birlikte yaşayan, karnını zor doyuran bir genç. Ama o zamanlar bile Almanya’nın kaderinin diğer uluslardan üstün olmak olduğunu söylüyor.
Freud ise, hayatının en parlak dönemini yaşıyor. İlk büyük kitabı Rüyaların Yorumu’nu yazmış ve bilinçdışının incelenmesinde epey yol kat etmiş. Bir kaç sene sonra zehirli hale gelmiş, kötüleşmiş otoriteye…
29 May, 2009
Yazan: Tosbaa | Kategori: Öykü
Öykü okumayı severim. Roman kadar detay içermez, kısadır. Bu özelliği onu anlattığı konuyu anlatabilmekten alıkoymaz. Bir çırpıda okunuyor olması ve sonrasın da insanın kendini düşünürken yakalaması. İyi bir öykünün hissettirdikleri bunlar diye düşünüyorum.
Vüs’at Orhan Bener, Bu kitabındaki öykülerinde gündelik hayattaki konuları ele alıyor. Kitaba ismini veren öykünün girişi kitabın arka kapağı.
“ Benim saçlarım yumuşak. Havva’nın saçları keçe gibi. Annem ustura ile iki defa kazıttı saçlarını uzasın diye,ama uzamadı,kısa kaldı. Burnu da öyle biçimsiz ki! Yamyassı. Tıpkı okul kitabımızdaki maymunun burnuna…
Master Chief’i neden bu kadar çok sevdiğimi inanın bilmiyorum. Suratını hiç görmedim, çünkü kafasındaki kaskı bir kere dışında hiç çıkarmadı. O tek bir seferde ise ben arkasında duruyordum neye benzediğini göremedim. Ayrıca nasıl bir insan olduğunu da bilmiyordum. Nelerden hoşlanırdı, nasıl bir yaşamı olmuştu, onu kafasına bu kaskı takmaya zorlayan etmenler neydi? Uzun zaman öğrenemedim bunları.


“Sadece seni görmek istiyorum,
Güneş batarken.
Bu kadar basit.
Güneş batarken seni görmek istiyorum.
Başkaca bir şey yok.”

27 May, 2009
Yazan: Dragon Reborn | Kategori: Kurgu
“Karımdan ayrıldım. Bugün de işimden ayrılmayı düşünüyorum, dairem kira ve ne olacak diye kaygılanacağım eşyam da yok. Sahip olduklarıma gelince, belki bankada iki milyon yen kadar param var… Bir de kullanılmış arabam ve yaşı epey ilerlemiş bir kedim. Giysilerimin hepsi modası geçmiş şeyler, plaklarım da antika. Adımı duyurabilmiş değilim, toplum içinde güvenilirliğim yok, cinsel çekiciliğim yok, yeteneğim yok. Artık çok genç sayılmam ve her zaman sonradan pişman olacağım şeyler söylerim. Uzun sözün kısası, sizin deyiminizle söyleyeyim tümüyle sıradan, orta halli…

Bu Vatana Nasıl Kıydılar
İnsan olan vatanını satar mı?
Suyun içip ekmeğini yediniz.
Dünyada vatandan aziz şey var mı?
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?
…..
Günü gelir çark düzüne çevrilir,
Günü gelir hesabınız görülür.
Günü gelir sualiniz sorulur.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?


Bu kitabı 2005 yılında Tüyap Kitap Fuarından almıştım. Kitaba baka baka nerdeyse 4 yıl geçmiş. Başlamak için kendinizde bir güç hissetmenizi gerektiren kitaplar vardır. Bu kitap bakarken bile bu gücün gerektiğini hissettiriyordu. Okurken bunu daha çok anladım. Kitap 2 cilt ve toplamda 2071 sayfaydı. Bu bile ürkütmeye yetmişti beni. Bu aynı zamanda bir dizi soruyu da beraberinde getirdi. Piyasada özellikle klasiklerle ilgili çeviriler çeşitli kısaltmalarla yer alıyor. Kitaplar neye göre kısaltılır, kim kısaltır, kişi bu sorumluluğu nasıl alır, o kitap…

“İngiltere’ye iki büyücü gelecek
İlki benden korkacak, ikincisi beni görme özlemiyle yanacak,
İlkini hırsızlar ve katiller yönetecek, ikincisi kendi yıkımında suç ortağı olacak,
İlki kalbini karanlık bir ormanda karlar altına gömecek ama yine de sızladığını hissedecek,
İkincisi en değerli varlığını düşmanının elinde görecek…
İlki hayatını yalnız geçirecek, kendi kendisinin gardiyanı olacak,
İkincisi ıssız yollarda yürüyecek, başında fırtına, yüksek bir tepede karanlık bir kule arayacak…”


Bu tür kitaplardan hoşlanmayacağımı düşünüp önyargılı davrandığımı bu kitabı okuduğumda anladım. Bir ölüm makinası olan ana karakteri Nicholai Hel , oldukça başarılı betimlenmiş. Olaylar oldukça sürükleyici bir dille anlatılıyor. Özgün bir karakter ve kurguyla, insanı meraklandıran ve hayrete düşüren bir kitap olduğunu düşünüyorum. Kitabın konusu, profesyonel bir terörist olan aynı zamanda uzakdoğu felsefesini benimsemiş Nicholai Hel ‘in, emekliğe ayrılıp yaşadığı yerden çıkartılarak yeni bir kavganın içine çekilmesidir.


19 Mayıs 1845 sabahı - yani bu satırları yazmamdan hemen hemen 164 yıl önce - içinde 24 subay ve 110 mürettabat bulunan HMS Erebus ve HMS Terror adlı İngiliz bandralı iki gemi, Atlantik ve Pasifik okyanusları arasında bir geçiş sağlayan Kuzeybatı Yolunu bulmak üzere Antartika’ya doğru yola çıkar. Erebus ve Terror, tehlikeli buzulları kırıp geçmesi için gövdeleri sağlamlaştırılmış, buhar gücüyle çalışan, zamanın teknolojileri ile donatılmış, yani tam da bu iş için biçilmiş kaftan olan iki gemidir. İçindekilere 3 yıl yetecek kadar konserve yiyecek…
Oral Sander’in dış politikayı bir ders anlatır gibi (muhtemelen de bir ders kitabı olarak kullanılan) açıkladığı bu kitabında; tarih nasıl incelenmeli, tarih felsefesi nasıl kurulmalı gibi sorular üzerinde açıklamalar ve nesnel incelemeler yer alıyor. Bu kitapta hem Türkiye’nin dış politikası,ve ikili ikişkileri, hem de nedenleri, değişkenleri ve sabitleri inceleniyor.

12 May, 2009
Yazan: Dulcinea | Kategori: Tarih
İtiraf etmeliyim ki, bu okuyup yazma olayı peş peşe fiyaskolara gebe (Fiyasko çok özel bir kelimedir bence, bir hayatın özeti olabilir çok korkunç durumlarda). Cumhuriyet gazetesinin bilmem ne zaman verdiği bu kitap okunmak için girdiği sırada yıllardır sessizce beklemekteydi. 2008 kitap fuarına gitmeden önce elimde olup da okumadığım kitaplarımın bir listesini çıkardım ve neticede kitap fuarına gitmedim. Gidemedim, çünkü elimde okumadığım 43 adet kitap vardı. Taras Bulba da bunlardan birisiydi.

12 May, 2009
Yazan: Dulcinea | Kategori: Kurgu
Okuduğumuz kitaplar ile ilgili blog yazma fikrini bir hafta önce söylemiş olsaydın çok daha dikkatli bir şekilde okurdum bu kitabı. En azından okurken tamamen ayık olurdum, orman içinde, güneş altında, elimde plastik bardağa doldurduğum Dikmen olmaksızın okurdum. Çünkü kesinlikle daha dikkatli okunmayı hak eden bir kitaptı. Öncelikle üç hikaye ve üçleme şeklinde sunulan yapıtları sönük bırakacak bir örgüsü vardı. “İşte” dedim okurken “böyle şaşırt beni, biraz hafızamı, biraz çağrışım gücümü, biraz hayal gücümü zorla.” Ama bu kitap hakkında bir yazı…