
Arz’da ormanların tümü kesildiği ve hiç ağaç kalmadığı için, dünyanın kereste ihtiyacını karşılamak üzere 27 ışık yılı uzaktaki Athsheli gezegenine gidilmiş ve orası kolonileştirilmişti. Askeri ekipteki Yüzbaşı Davidson sert bir adamdı. Arz’lıydı ve Arz ehlileşmiş bir gezegendi, oysa burası için aynı şey söylenemezdi. Burada olma nedeni de buydu zaten, gezegeni ehlileştirmek. Kendisini bir dünya-terbiyecisi olarak görmekten hoşlanıyordu. Ekiptekiler de sıkı çocuklardı. Mühendisler, psikologlar, doktorlar gibi uzmanlar dışındakiler yani.
Bu gezegenin sakinlerine yaratıkçıklar diyorlardı, yaklaşık bir metre kadar boyları ve tüm vücutlarını kaplayan tüyleri vardı. İlkel canlılar oldukları her hallerinden belliydi. Emirleri uygulamada ve anlamada biraz yavaş olsalar da en iyi tarafları canlarının hiç yanmamasıydı. Onlara istediğiniz kadar vurabilirdiniz ama canları yanmazdı.
Ayrıca yaratıkçıklar şiddetten çok uzak canlılardı. Sadece bir keresinde Davidson’a saldıran bir tanesi dışında böyle bir örnek hiç görmemişlerdi. O da öylesine ölümüne saldırmıştı ki şaşırıp kalmışlardı. Dünyadan gelenler bilmeseler de, yaratıkçığı değiştiren karısının Davidson tarafından tecavüz edildikten bir gün sonra ölmesi olmuştu. Davidson’ın kendisine saldıran yaratıkçığı öldürmesine uzmanlardan biri olan Dr. Lyubov engel olmuştu. Hatta onu iyileştirip eğitmeye de gönüllü olmuştu.
Dr. Lyubov gerçek adı Selver olan Athsheli’yi iyileştirmiş, daha sonra da onun dilini öğrenmiş ve ona da kendi dilini öğretmişti. Athshelilerin dünyalarını tanımaya çalışmış, kendi dünyasını da Selver’e anlatmıştı. Ama Selver’in onu anlaması mümkün olmamıştı, ağaç olmayan doğadan uzak bir yaşamı bir Athsheli’nin anlaması mümkün değildi. Çöl kelimesinin dillerinde bir karşılığı bile yoktu Dr. Lyubov kendi türdeşleri tarafından hainlikle suçlanma pahasına Selver ile dost olmuştu. Bir kaç yaratıkçığın yaşam koşullarının iyileşmesine bazılarının da kaçmasına yardımcı olmuştu. Zaten Dr. Lyubov’ın çalışmaları ve raporları şiddetin bu gezegende asla olmadığını ve olamayacağını belirtiyordu. Öyle bir örnek (son olay dışında) hiç olmamıştı bu gezegende, asla birbirlerini öldürmemişler, asla yaralamamışlardı.
O yüzden diğer kampa saldırı düzenlenip, 200 insan öldürülüp tüm kamp ateşe verilince tam bir şok yaşandı. Saldırı sırasında kamp dışında olduğu için sadece Davidson kurtulmuştu Olayın bitiminde kamp yerine ulaştığında yaratıkçıklar tüten dumanlar arasında hala oradaydılar. Ama Davidson’ı öldürmediler, sadece yere yatırıp, üzerine şarkı söylediler.
Selver insanlar için yaratıkçıklardan biri idi ama kendi toplumunda o bir düşgörendi. Düşgörenler dünya-zaman ile düş-zaman arasında geçiş yapabilen, düşlerine söz geçirebilenlerdi. İnsanların düş görmek için uyumalarını hatta ilaçlar almalarını, içki içmelerini hiç anlayamıyorlardı, sonuç hastalık ve sarhoşluk oluyordu çünkü, düş görmek değil. Kendilerinin çocukken bile yapabildikleri şeyleri insanların yapamamaları inanılmazdı. Selver ise kampa yaptıkları saldırı sırasında yaralanmış ve yaşlı bir düş-görene rastlayıp, onun insanlarına sığınmıştı. Yaşlı düş-gören, olanları zaten düşünde görmüştü. Düşünde devler yürümüş, ağaçlar devlerin önünde devrilmişti. Bütün hepsi öldürülüyordu. Ama böyle şeyler sadece düş-zamanda olurdu, dünya-zamanda değil. Selver hiç bir zaman mümkün olmayacağını zannettiği çok daha kötü şeyler görmüştü. Selver; delirmediği sürece insan insanı öldürmez diyen Selver, kendisinin bir insanı öldürmesini görmüştü.
Bu arada merkez kampa gezegenler arası bir yolculukla gelen beklenmedik bir ziyaretçi grubu herkesi şaşırtmıştı. Ekipman ve erzak getirmek için gelen gemidekiler, kamptaki olaylar duyulunca gezegene inmeye karar vermiş ve yanlarında bir zamanlayıcı getiren ekip kampa iniş yapmıştı. Bu zamanlayıcı her şeyi değiştiriyordu. Artık 27 ışık yılı uzaktaki dünya ile haberleşmek ve dünyadan bir haber almak için 54 yıl beklemeleri gerekmiyordu. Dünya yılıyla 18 yıl önce Arz, Dünyalar Birliğine üye olmuştu ve Arz’ın yönetim anlayışı ve diğer gezegenlerle ilişki kurma biçimi onların bıraktıkları zamana göre tamamen değişmişti. Kolonideki dünyalıların ise bundan haberi bile yoktu.
Gemide tesadüfen bulunan ve tam yetkili olan Dünyalar Birliği yetkililerinin de katıldığı toplantı sonucunda, Yüzbaşı Davidson’ın gezegendeki diğer kampa sürülmesine ve Arz’dan gelen emirler doğrultusunda da yaratıkçıkların derhal bırakılmasına, onların gönüllü yardımcılar olarak kullanılmasının yasaklanmasına karar verildi.
Yüzbaşı Davidson sürgün gittiği kampta yönetimi devralmakta hiç zaman kaybetmedi. Zaten bu durumu hiç anlamıyordu, insan bile sayılmayacak, birer fareden farklı olmayan yaratıklar için bu kadar endişelenmeye ne gerek vardı ki? Kendisi dışında herkes korkaktı, askerlikten hiç anlamıyorlardı, erkek bile sayılmazlardı. Ne kadar erkek olduğunuz iki yerde belli olurdu, bir kadını becerirken ve öldürürken. Merkez Kamptaki korkak herifler emir vermiş olabilirdi ama o, istediği her şeyi yapabilirdi ve o yumuşak heriflerin ruhları bile duymazdı. Böylece bir kaç hafta sonra adamları ile ormanda gördükleri her yaratıkçık köyünü yakmaya başladılar. Görüntü Yüzbaşı’ya göre tam bir şenlikti, önce kulübelerini yakıyordunuz sonra da tam kurtulduklarını sandıkları sırada kaçanların üzerine ateşjölesi fırlatıyordunuz. Bir iki kez sefer yaptıktan sonra, çevrelerindeki ormanda bir tane bile yaratıkçık kalmadığına iyice emin olmuştu.
Bir akşam, herkes uyumak üzereyken Davidson’ın kampında keskin bir çığlık duyuldu ve her tarafı alevler sarmaya başladı. Görülen manzara korkunçtu. Binlerce yaratıkçık, dikenli tellerin üzerinden akın akın geliyor, sürünüyor, atlıyor öldürerek kampta ilerliyordu. Nereden çıkmış olabilirdi ki yine? Ormanda onların hepsini temizlememişler miydi? Kesin kampta bir hatta bir çok hain vardı. Aslında kendisi dışında herkes hain ve korkaktı. Kanları bozuktu bir kere. Sadece kendisinde bu renk bir deri vardı ne de olsa. Koptere atlayıp kaçmaya çalışırken, kopter düştü. Zorla ayağa kalkabildiğinde karşısında Selver duruyordu. Hayır Selver onu öldürmeyecekti. Yüzbaşı deli idi, zararlı bir deli. O zaman onu çöp adasına götürüp bırakacaklardı. İnsanlar orada ne ağaç bırakmışlardı, ne de sularında balık kalmıştı. Sandal yapacak bile ağaç bırakmadıklarına göre Yüzbaşı’nın kaçması mümkün değildi. Kendi yarattığı çöplükte yaşamaya mahkumdu Yüzbaşı.
Gezegende yaklaşık 3 milyon Athsheli vardı. Arz’lıların onlarla baş etmesi mümkün değildi. Zaten istilacıların yeterince silahları ve yiyecekleri de yoktu. En iyisi ateşkes yapmak, 3 yıl sonra kendilerini almaya gelecek olan geminin varışına kadar da barış içinde bir arada yaşamaktı.
3 yıl geçtikten sonra gemi geldi, içinden Dünyalar Birliği görevlileri de indi. 3 yılda bir sürü şey değişmiş, gezegenler arasında kurulan sistem daha da yetkinleşmişti. Gezegenler arası hukuk ve yönetim sistemi ileriye gitmiş, Selver’in gezegeni de Birlik Yasağına alınmıştı. Bu da bir daha asla gasp için hiç kimsenin gelmeyeceğini garantiliyordu. En fazla 1-2 kişi gelirdi belki, o da onları daha iyi tanımak için.
Peki, gemi gidince her şey eskisi gibi olacak mıydı? Dünyalar Birliği’nin Hain gezegeninden gelen yetkilisi asıl bunu merak ediyordu. Daha önce, bu istilaya kadar hiç bir öldürme olmamıştı gezegende, bundan sonra olacak mıydı?
Selver bilmiyordu. İstila boyunca hepsi korkuyordu. Çocuklar devler yüzünden ağlayarak uyanıyorlar, kadınlar ticaret için uzaklara gidemiyorlar, Locadaki erkekler şarkı söyleyemiyorlardı. Korkunun meyvası olgunlaşmıştı. Halkının bilmekten korktuğu her şeyi görmüş, bilmişti: sürgün, utanç, acı, ıstırap içinde ölmüş anne, eğitilmemiş, bağra basılmamış çocuklar. Selver hasatçıydı ve olgunlaşan meyvayı toplamak ona düşmüştü. Belki o öldükten sonra, insanlar Selver doğmadan ve insanlar gelmeden önceki gibi olabilirlerdi tekrar.
—————————————————————————————————
Avatar filminden çıkar çıkmaz bu kitabı hatırladım, okumuş olan pek çok insan gibi.Çok uzun yazdığımın farkındayım, ama tutamadım kendimi. Konusu o kadar çok benziyordu ki. Benzerlerini defalarca gördüğümüz Süpermen/Son Samuray karışımı kahramanımız bir yana, 3D yardımıyla da olaylar ve aksiyon beni avucuna alıp, tam bir katarsis yaşatsa da, içimdeki huzursuzluğun ve tatminsizliğin sebebini bulamamıştım. (bu yazıyı okuyan arkadaşlarımın -filme değil, içine bak bulursun- demelerini göze alıyorum.) Ta ki Ursula K LeGuinn kitabını bir kez daha okuyana kadar. Bir kere filmde nihai bir mutlu son yoktu. İstilacı dünyalıların daha iyi silahlanmış ve daha kalabalık olarak geri dönmeyeceklerini nereden biliyorduk? Ursula’ya göre hem Pandora hem dünya değişmeliydi gerçek bir mutlu son için.
Ursula K LeGuinn bu kitabı 1972’de Vietnam savaşı sürerken yazmış. Hair filminde nefis bir şekilde söylendiği gibi, Beyaz insanların Kızılderili insanlardan çaldıkları toprakları güya savunmak için, siyah insanları, sarı insanları öldürmek üzere gönderdikleri savaş yani.
Ursula K LeGuinn benim bildiğim en iyi hikaye anlatıcı. (Aşağıda hikaye ile ilgili yazdıklarını sizinle de paylaşıyorum.) Ursula K LeGuinn’in tüm kitaplarında onunla ve onun hikayesini anlattığı kişiler ile bir yola çıkarsınız. Hikayesini anlattığı kişilerin ayak izlerini takip eder, onlarla beraber yürürsünüz. Her yaptıklarında ve yapmadıklarında, verdikleri her kararda onlarla beraber olursunuz. Zaman zaman hak verirsiniz zaman zaman da vermezsiniz. Ama hep anlarsınız. Çünkü onlarla yürümüşsünüzdür. Yol da başlangıçtaki yol değildir, siz de. Yol sizi, siz de yolu değiştirmişsinizdir.
Selver, birlikte yürüyebileceğiniz biridir. Sevapları ve günahları ile. Aynı yoldan yürümeniz mümkündür Selver ile. Ama Avatar ile yürüyemezsiniz. O yürümez zaten, uçar. Onunla beraber olmak için uçmanız, onu görebilmek için başınız yukarı kaldırmanız gerekir. Oysa Selver’i görmek için yanınıza bakmanız yeterlidir.
————————————————————————————————–
“Bildiğimiz kadarıyla insansıların evrim geçirip insana dönüştüğü tropik bölgelerde, türün temel gıdası bitkilerdi. (…) o bölgelerdeki insanlar yüzde 65 ila 80 oranında toplayıcılık yaparak besleniyorlardı; yalnızca kutup iklimlerinde et başlıca gıda maddesi olarak kendini gösteriyordu. (…) Tarih öncesinin ortalama insanı, haftada on beş saat kadar çalışarak gül gibi geçinip gidiyordu. İnsan haftada on beş saat çalışmayla hayatı kazanabiliyorsa, başka şeyler için pek fazla zamanı kalıyor demektir. O kadar ki, belki de hayatlarını renklendirecek çocukları, el işçiliği, aşçılık, şarkı söylemek gibi yetenekleri ya da kafa yoracak pek enteresan düşünceleri olmayan huzursuz tipler, bu zaman bolluğu yüzünde şöyle bir dolanıp mamut avlamaya karar vermiş olabilirler. Sonra da becerikli avcılar sırtlarında bir ton et, bol bol fildişi ve bir hikâye taşıyarak yorgun argın geri dönüyorlardı. Hayatı değiştiren şey et değildi burada. Hikâyeydi. Yabani yulaf tohumlarını ellerimin bütün gücüyle asılıp kabuğundan kopardım, (…) sonra pirelerin ısırdığı yerlerimi kaşıdım. Ool komik bir şey anlattı, derken dereye gidip bir su içtik, biraz da kertenkeleleri seyrettik, sonra oralarda biraz daha yulaf görmeyeyim mi… diye devam eden bir macerayı şöyle gerçekten sürükleyici bir hikâye haline getirmek hiç kolay değil. Mızrağımı o kıllı, devasa gövdeye sapladım; o sırada canavar Oob’u kocaman dişlerinden birine geçirmiş havada savuruyor, Oob avaz avaz haykırarak kıvranıyor, kanı kıpkızıl yağmur gibi üstümüze boşanıyordu, neyse ki şaşmaz okumla mamutu tam gözünden vurdum, beyni dağılınca hayvan devrildi, Boob da onun altında kalıp un ufak oldu… gibi bir anlatıyla karşılaştırılamaz, klasmana bile girmez. Bu ikinci hikâyede yalnız eylem değil, bir de kahraman var. Kahramanlar güçlüdür. Siz neye uğradığınızı anlamadan bir de bakarsınız ki yabani yulaf çayırındaki adamlar ve kadınlar, onların çocukları, yapıcıların el becerisi, düşünenlerin düşünceleri ve şarkıcıların şarkıları o örgüye eklenmiş, hepsi kahramanın öyküsünde göreve koşulmuş. Ama hikâye onların değil kahramanın hikâyesi.”
Ursula K. Le Guin; Kadınlar, Rüyalar; Ejderhalar; s. 52-53; Metis Yayınları
Ursula K. Le Guin’in yarattığı evren için: