28 May, 2009
Halo: The Fall of Reach - Eric Nylund
Yazan: Dragon Reborn Kategori: Bilimkurgu| İngilizce
Master Chief’i neden bu kadar çok sevdiğimi inanın bilmiyorum. Suratını hiç görmedim, çünkü kafasındaki kaskı bir kere dışında hiç çıkarmadı. O tek bir seferde ise ben arkasında duruyordum neye benzediğini göremedim. Ayrıca nasıl bir insan olduğunu da bilmiyordum. Nelerden hoşlanırdı, nasıl bir yaşamı olmuştu, onu kafasına bu kaskı takmaya zorlayan etmenler neydi? Uzun zaman öğrenemedim bunları.
Onunla ilk tanışmamız, Reach gezegeni yörüngesindeki Pillar of Autumn isimli bir UNSC gemisinde oldu. İnanır mısınız o ilk tanışma anında bile kaskı kafasındaydı. Bizim için son derece önemli olan, her ne pahasına savunulması gereken Reach saldırı altındaydı. Covenant‘ın en üst basamağında bulunan Prophet “Biz tanrıların enstrümanlarıyız, ve tanrılar ölmenizi istiyor” diyordu. Tabi ben o ilk tanışma anında bu sözden de habersizdim, aslına bakarsanız Reach‘in önemini bile çok sonradan kavradım.
Tanışmamızdan kısa bir süre sonra Pillar of Autumn da saldırıya uğradı. Covenant‘ı gemiden geri püskürttüğümüz o ilk anları hiç unutmam. Gemi tam bir kargaşa içindeydi. Covenant birlikleri her yerdeydi ve tutsak almıyorlardı. Fakat en umutsuz anda bile, Master Chief’in geçtiği her yerde askerler -her ne durumda olurlarsa olsunlar- tekrar direnecek gücü kendilerinde buluyorlardı. SPARTAN 117 veya John veya Master Chief o gün geminin elinde kalan tek umuttu.
Elbette o güç durumdan kurtulduk. Bunu söylemeye bile gerek yok. Ardından yıllarca sürecek bir maceraya atıldık. Halo adı verilen, halka şeklindeki yapay dünyayı keşfettik. Halo‘yu imha ettiğimiz zaman Covenant içinde ufak çaplı bir depreme neden olduk. Covenant dünyanın koordinatlarını bulup vakit kaybetmeden saldırmaya başladığında bu deprem büyümüş ve bir iç savaşa neden olmuştu. Belki de tanrıların isteğini engelleyen olaylar zincirini de başlatan buydu. Master Chief ile birlikte savaşın her yerindeydik, onun kahramanlıklarının hikayesi, insanlar içinde huşu, Covenant içinde ise korku yaratırken birlikte savaştık. Bir keresinde, savaşı bitirmek için tam 3.5 yıl bekledik. Ve her savaş gibi en sonunda bu savaş da bitti. Fakat bunca senelik mücadelenin ardından, ben hala onun yüzünü görememiş ve o zırhın altında nasıl bir insan olduğunu tam olarak anlayamamıştım.
Sonra bir gün elime The Fall of Reach geçti. Yani Reach’in Düşüşü. Önce çok önemsemedim. Çünkü uyarlama romanlara karşı bir önyargım vardır. Sonradan Master Chief aşkının depreştiği bir zaman bir şans verip okumaya başladım. Bittiğinde bilimkurgudan neden bu kadar çok uzak kaldığımı sordum kendi kendime. Elfdir, cücedir, koyundur, kuzudur, hayattır, gerçektir, odur, budur derken aslında ilk gözağrım, benim okuyan bir adam olmamı sağlayan bilimkurguyu yıllarca bir kenara bırakmışım meğerse. İyi bilimkurgunun bana ne kadar büyük bir haz verdiğini tekrar hatırladım.
Ha, bu arada yine yüzünü göremedim ama Master Chief’in nasıl bir insan olduğunu öğrendim. Önce John olduğunu gördüm, sonra SPARTAN 117. Ardından da Master Chief… Covenant savaşının başlangıcına tanıklık ettim. Reach gezegeninin savunuluşunun destansı öyküsünü öğrendim. Kaptan Keyes’in “Keyes Manevrası” adı verilen zeki stratejisini okurken sırıttım. John diğer SPARTAN’lar birbir ölürken hayatta kalmaya lanetlediğini kavradığında yanındaydım. MJOLNIR zırhını ilk kez denediğinde de öyle.
Klasik bilimkurgunun o vazgeçilmez öğeleri olan, uzay gemilerini, yabancı ırkları, uçuk teknolojileri, destansı uzay savaşlarını, kahramanlığı, galibiyet öncesi yenilgiyi bu romanda tas tamam yerinde buldum. Fall of Reach bilimkurgu klasikleri arasına girmedi belki ama güzel bir bilimkurgu olarak benim gözümde yerini buldu.