Zamanya aynı evi paylaşan 2 arkadaşın bir gününün öyküsü. Bir şirkette çalışan ve o gün 28 yaşına basan Selim ile işi olmayan ve o gün bir iş görüşmesine gidecek olan Kerim.
Kerim’in kendince çok dürüst olarak hazırladığı özgeçmişine istinaden teklif edilen esrarengiz iş görüşmesi , saat 05:10’ da Kerim’in evden alınmasıyla başlar. Kerim’i aralarında görmek isteyen Zaman şirketi, Kerim için aynı günde 4 kıtada, 12 ayrı şehirde, birbirini takip eden görüşmeler ayarlamıştır.
Romanda kendisine verdiği isimle Kafka, 15. doğum gününde evden ayrılacağına çok önceden karar vermiş ve hem zihnini hem de bedenini yıllardır bugün için hazırlamaktadır. 4 yaşındayken, annesi yanına evlat edinilen ablasını almış, kendisini, öz oğlunu arkasında bırakıp evi terk etmiştir. Kafka kendi yarattığı, alter-egosu diyebileceğimiz “Karga adındaki delikanlı” ile yollara düşer. Nereye gideceğinin hiçbir önemi yoktur, yeter ki evinden ve uzun bir süredir konuşmadığı babasından uzak bir yer olsun. Babasının kendisi ile ilgili kehanetinden kaçmaktadır.
Yine bir Türk yazarı, yine bir ilk kitap ve yine yeni bir tanışma. Alper Canıgüz’ün ismine Murat Menteş’in “Dublörün Dilemması” adlı kitabının arka kapağı için yazdığı yazıda rastladım. Kendi kendime bu Alper Canıgüz, Murat Menteş’in kitabının arkasına yazı yazıyorsa, kesin o da aynı taifedendir dedim ve internette yaptığım araştırma sonucunda, Sabitfikir sitesinde kendisinin kitaplarına ulaştım. İyi ki de ulaşmışım.
Kitabın kapağı üzerinde “Psiko-Absürd Romantik Komedi” ifadesi yer alıyor. Yazar kitabını bu şekilde tanımlamış.
Kitap bitti, sonlarına doğru çok ağladım. Utanmasam masalara kapanıp ağlayacaktım. Gözyaşları boğazımda düğüm oldu, suyla bile yutamadım. Kitap bittiğinde, altmışlı yıllarda, ellerinde mendilleri, ağlamaktan kızarmış gözleriyle, yazlık sinemalardan çıkan ve “ay çok güzel filmdi, görsen nasıl da acıklıydı, bir ağladık, bir ağladık, sorma” diyen tombul teyzeler tadındaydım.
Ara not: Yazı spoiler içerebilir, ama koy verdim gitti, kimse kusura bakmasın.
“Gelecek Sefere” Fransız yazar Marc Levy’nin dördüncü romanı ve kitabın arkasında yazdığına göre Fransa’ da 4.000.000 adet satarak bir rekora imza atmış. Ben de 4.000.000 Fransız yanılıyor olamaz deyip, bu kitabı alıp okudum – yalan söyledim, çok sevdiğim bir arkadaşım doğum günü hediyesi olarak aldı - ve diyorum ki, iyi ki de okumuşum.
Yazarın çok akıcı bir dili var. Okurken mizah peşinizi hiç bırakmıyor, soluğunu hep ensenizde hissediyorsunuz. Kısa bir kitap olmasına rağmen, yoğun bir olaylar örgüsü taşıyor. Hatta bir miktar…

Georges Perec Yaşam Kullanma Kılavuzu adlı kitabına Jules Verne’nin Michel Strogoff romanından bir cümleyi anarak başlamış:
“ Bak, bütün gözlerinle bak.”
Kitap boyunca baktım, bütün gözlerimle baktım. Kaçırdığım bir çok şey olduğunu/kaldığını, ama gördüklerimin beni dehşete düşürdüğünü, böyle bir deha karşısında bir kez daha şapka çıkardığımı söyleyerek başlamak istiyorum konuya. Enis Batur “Perec Kullanma Kılavuzu” adlı kitabı boşuna yazmamış. Hatta bir de belki “Yaşam Kullanma Kılavuzu Okuma Kılavuzu” yazılmalı. Çünkü kitabı bitirdiğimden beri bu kitabı nasıl yazabileceğimi düşünüyorum ve hala da bulamadım.
…
Bana göre insanlar iki tipte aşkı yaşarlar. Birincisi aşka aşık olanlar, ikincisi gerçekten sevebileceği kişiye ait olanlar.
Alacakaranlık kitabının devamı olan Yeniay’da kitabın öznesi İsabella Swan gerçekten aşkı yaşadığı insanı kaybeder…
Bu kayıp, kitabın 3/4′ü boyunca bizlere onun daha ne kadar dibe vurabilmek için uğraştığını anlatmakla geçiyor. Çünkü İsebella her dibe vurmak istediğinde göğüsünde açılmış olan bu kocaman deliği hem kapatmaya çalışıyor hem de O’nu zihninde yaşatabilmesini sağlıyor. Bunun nedeni çok basit İsabella hayatına devam etmek zorunda peki ama yaşadıkları ve kendini…
Ne ufak bir lekeleri…Ne de en ufak bir kusurları vardı…
Ve ne de en ufak bir günahları…
Ama onların saflığı kötülüğün saflığıydı…
Bir Ermeni klisesinde işlenen cinayet bir çok olayın, başka cinayetlerin ve sıradışı bir ortaklığın tetikleyicisi olacaktı. Biri emekli tecrübeli bir polis, olaylara karışmasındaki tek sebep, ilk cinayetin kendi kilisesinde işlenmiş olması, diğeri Emniyetin Çocuk Bürosunda çalışan eroin bağımlısı genç bir polis. Bu ortaklık pek çok sırrı çözmeli ve cinayelerin arkasındaki gizemi ortadan kaldırmalıydı.
Kitabı biraz evvel bitirdim. Hala şaşkınım. Yıllardır aklımda, edebiyat derslerinden hayal meyal hatırladığım –itiraf ediyorum, hatta hemen hemen hiç hatırlamadığım- bir ders konusu olan Ahmet Hamdi Tanpınar, kitabı okuduğum süre zarfında, ders konusu olmaktan çıkıp çok yetkin bir yazara, eseri de, bir başucu kitabı konumuna yükseldi.
Aslında kitabın konusu, adının çağrıştırdığının aksine, bir enstitüyü değil, kitabın baş kahramanı, anlatıcısı ve yazıcısı Hayri İrdal’ın hayat öyküsünü anlatıyor. Bu uzun, renkli ve kalabalık hayat öyküsünün bir parçası olarak da Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün (S.A.E.)…

Vampirler hakkında yapılan birçok uyarlamadan sonra, yüzlerce yıl yaşadıklarını, sarımsaktan korktuklarını, uçabildiklerini, nefes almadan yaşayabileceklerini ve bunun gibi birçok özelliklerini öğrendik ve hala da öğrenmeye devam ediyoruz. Ama birçok filmde veya kitapta vampirlerin hiç sevebilme ihtimaline değinilmemiş olması veya yüzeysel değinilmiş olması bu kitabın yani Alacakaranlık’ın doğmasına neden olmuş.(aslına bakarsanız yazar tüm bu hikayeyi gördüğü bir rüyadan sonra karalamış.)
Bu dünya hakkında bütün ama bütün bildiklerinizi unutun. Uyuduğumuzda gittiğimiz rüyalar alemi hakkında bütün bildiklerinizi unutun. Cennet ve Cehennem hakkında bütün bildiklerinizi unutun. Masallar hakkında bütün bildiklerinizi unutun. Mitoloji hakkında bütün bildiklerinizi unutun. Sandman evrenine adımınızı atın, gözlerinizi sımsıkı kapayın ve derin bir nefes alın. Buradayken görmek için gözlerinize ihtiyacınız yok. Neil Gaiman’ın hayal ettiği, başkalarının resmettiği, bir başlayınca sizin de elinizden bırakamayacağınız bir çizgi roman, yolculuk kitabı, rüya hikayesi olan Sandman’de 10 tane kitap içinde anlatılan yaklaşık 75 tane…
Kitabımın son sayfasını bitirdiğimde içimde bir “şıngır mıngır Boğaziçi” coşkusu, “ağzımda bal gibi tatlı bir türkü” tadı, yüzümde geniş bir gülümseme vardı. Aslında bunların hepsi, kitabımı okuduğum süre boyunca hep vardı.
Farkındaysanız “kitabın son sayfası” demiyorum, “kitabımın son sayfası” diyorum, çünkü kitapta anlatılan dünya ve o dünyanın kahramanları, tüm sıra dışılıklarına rağmen, tarafımdan büyük bir tutkuyla evlat edinildi. Bundan böyle bu kitap benim kitabım, bu Alobar benim Alobar’ım, bu Kudra benim Kudra’m, bu Pan benim Pan’ım. Tom Robbins kusura bakmasın artık.
Neyse…

Oğluma aldığım halde yalnızca benim okuduğum kitaplardan oluşan küçük bir kütüphane dolusu kitabım var. Neil Gaiman’ın Mezarlık Kitabı bir çocuk/gençlik kitabı olarak tanımlanmasına rağmen kendim için aldığım kitaplardan. Kitabın çizimlerini de muhteşem adam Dave Mckean yapmış. Zaten Neil Gaiman ve Dave Mckean ayrılmaması gereken ikililerden bence. İkisi bir arada tahin-pekmez ya da bal-kaymak etkisi yaratıyorlar bünyede.
Kitap ne Sandman kadar sofistike, ne de Amerikan Tanrıları ya da Bir Kıyamet Komedisi kadar karmaşık bir olay örgüsüne sahip. Fakat çok eğlenceli ve kesinlikle…