<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	>

<channel>
	<title>Ne Okudum</title>
	<atom:link href="http://www.neokudum.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.neokudum.com</link>
	<description>Hem okuyup hem yazanların sitesi</description>
	<pubDate>Thu, 26 Aug 2010 07:27:56 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.7.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Sirius’tan Gelen Kurbağa – Tom Robbins</title>
		<link>http://www.neokudum.com/kurgu/sirius%e2%80%99tan-gelen-kurbaga-%e2%80%93-tom-robbins/</link>
		<comments>http://www.neokudum.com/kurgu/sirius%e2%80%99tan-gelen-kurbaga-%e2%80%93-tom-robbins/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 Aug 2010 14:54:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nazimo</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Fantastik]]></category>

		<category><![CDATA[Kurgu]]></category>

		<category><![CDATA[dur bir mola ver]]></category>

		<category><![CDATA[Parfümün Dansı]]></category>

		<category><![CDATA[sıcak ülkelerden gelen vahşi sakatlar]]></category>

		<category><![CDATA[sirius]]></category>

		<category><![CDATA[sirius a]]></category>

		<category><![CDATA[sirius b]]></category>

		<category><![CDATA[siriustan gelen kurbağa]]></category>

		<category><![CDATA[sıska bacaklar]]></category>

		<category><![CDATA[Tom Robbins]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.neokudum.com/?p=3038</guid>
		<description><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-medium wp-image-3039" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/08/sirius-199x300.jpg" alt="sirius" width="199" height="300" />Sirius’dan Gelen Kurbağa 4 günlük bir zaman dilimini anlatıyor. Daha kesin bir süre vermek istersem – bunu neden istiyorsam- 5 Nisan Perşembe saat 16:00’dan 9 Nisan Pazartesi sabah 05:59’ka kadar geçen süreyi. Gwendolyn Mati genç, hırslı, başarı ve parayı seven bir borsa simsarı. Amerika’da finans dünyasında işlerin ters gittiği bir Paskalya arifesinde hem kendisinin hem de müşterilerinin yatırımlarını yok etmiş olabilir. Aksi gibi Paskalya arifesi Perşembeye gelmiş. Cuma borsalar kapalı ve bu nedenle Pazartesi sabahına kadar sürecek acımasız bir beklemeyi&#8230;</p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-medium wp-image-3039" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/08/sirius-199x300.jpg" alt="sirius" width="199" height="300" />Sirius’dan Gelen Kurbağa 4 günlük bir zaman dilimini anlatıyor. Daha kesin bir süre vermek istersem – bunu neden istiyorsam- 5 Nisan Perşembe saat 16:00’dan 9 Nisan Pazartesi sabah 05:59’ka kadar geçen süreyi. Gwendolyn Mati genç, hırslı, başarı ve parayı seven bir borsa simsarı. Amerika’da finans dünyasında işlerin ters gittiği bir Paskalya arifesinde hem kendisinin hem de müşterilerinin yatırımlarını yok etmiş olabilir. Aksi gibi Paskalya arifesi Perşembeye gelmiş. Cuma borsalar kapalı ve bu nedenle Pazartesi sabahına kadar sürecek acımasız bir beklemeyi tamamlamak zorunda. Gwen Mati içine Filipin karışmış bir melez; kafası karışık –sonradan intihar eden- şair bir anne ve bereketli tabiat ananın insanlığa bahşettiği doğal uyuşturuculardan sonuna kadar faydalanan, marjinal gece kulüplerinde müzisyenlik yapan sıra dışı bir babanın kızı.</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-3038"></span>Tırnaklarıyla kazıyarak bulunduğu yere gelmeyi başarmış. Borcu ödenmemişte olsa kullandığı bir Porsche’si ve pahalı markalara sahip kıyafetleri var. Onların da çoğunun parası henüz ödenmemiş olabilir.  O uğursuz Paskalya arifesinde, iş çıkışında müşterilerinin çoğunluğunu kendisi gibi taze vurgun yemiş simsarların oluşturduğu bir bara gidiyor. Barda herkes bekleşiyor. Umut vaat eden bir şeyler duymayı bekliyor. Tam o sırada Gwen efsane simsar Larry Diamond’la karşılaşıyor. Bu orta yaşlı uzun saçlı, hırpani görüntülü adam eskiden borsada yaptığı işlerle ilgi uyandırırken artık her şeyi bırakıp gittiği Timbuktu’daki hayatıyla dikkatleri üzerine çekiyor. Timbuktu’dan gelen efsanevi Larry Dimanond. Gwen’în bir de sevgilisi var. Belford. Emlakçılık yapıyor, çok dindar ve kendisi gibi dindar yaptığına inandığı bir makak maymunuyla –Andrea- birlikte yaşıyor. Tabi ev arkadaşı olarak. Andrea zaten bir erkek maymun. Borsanın çöktüğü gün maymun ortadan kayboluyor. Larry onu maymuna  ulaştırabilecek bir ipucunun peşinden gitmek  için şehirden ayrılmak, dolayısıyla da Gwen’i yalnız bırakmak zorunda kalıyor. Maymunu aramak ve yakalamaya çalışmak da darbelenmiş simsarımıza kalıyor. Gwen’in hem apartman komşusu hem de en yakın arkadaşı 130 kiloluk vücudunu daha da dikkat çekici yapan renkli elbiseler giyen, hayatını tarot falı bakarak kazanan Q-Jo da bu dört günlük serüvende önemli bir yere sahip. Ama varlığıyla değil de, yokluğuyla. Çünkü Q-JO kimseye bir şey söylemeden ortadan kayboluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir de Dr. Yamaguçi var. Japon bir bilim adamı ve bağırsak kanserine çare bulduğuna inanıyor. Bu konuda ki bilimsel çalışmalarını açıklamak üzere Amerika’ya geliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir de tarot destesindeki budala kartı var. Gwen’in son zamanlarda Q-JO ile yaptığın tarot falı seanslarında her seferinde desteden çekmeyi başardığı “Budala” kartı.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonra Sirius A ve Sirius B yıldızları var, Afrika’da yaşayan Bozo ve Dogon kabileleri var. Onların binlerce yıldır nesilden nesile aktararak günümüze getirdikleri Sirius gezegenine ait bilgiler var. Kurbağalar var. Milyonlarca yıldır gezegenimizde her koşula uyum sağlayarak yaşayan, ama son zamanlarda bilinmeyen sebeplerden dolayı türlerindeki çeşitlilikleri azalan kurbağalar. Sonra Diamond’un bir Bowling salonunun altındaki evi paylaştığı Kızılderili arkadaşı Fırtına var. Yukarıdaki salondan gelen, yuvarlanan bowling topu ve yıkılan kukaların çıkardığı gürültü alt katta kalan Fırtına’ya terk etmek zorunda kaldığı memleketinin gök gürültüsü ve fırtına seslerini anımsattığı için ona bir çeşit aidiyet duygusu ve huzur veriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm bu karmaşanın arasında Gwen ve Larry birbirine doğru şiddetle itiliyorlar. İtilmenin şiddetiyle yaşadıkları çarpışmanın etkisinden ikisi de dönüşüme uğrayarak çıkarlarken, içinde yaşadıkları  toplumunun  kokuşmuş değerlerini de –bunu ben söylemiyorum Larry söylüyor- gözden geçirip bir muhasebe yapma şansına sahip oluyorlar. Larry’nin tabiriyle yaşanan bu dönüşüm süreci   Gwen’i, 9 Nisan Pazartesi sabahı, zihinsel ve ruhsal olarak, 5 Nisan Perşembe günü saat 16:00’da asla aklın geçirmediği ve asla hayal edemeyeceği yerlere getiriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Aslında kitaptan alıntı yapılabilecek pek çok şey var ama, ben en cok Larry’nin Gwen’e söylediği şu cümleyi beğendim. Çok kısa ama çok vurucu;<br />
 <br />
<em>“Burası özgürlükler ülkesi olabilir sevgilim, ama götünün senin olduğunu sanıyorsan kendini kandırıyorsun.”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Onlar hem yaşamın içinde hem de düşüncelerinde  Tom Robbins’in çılgın cümlelerinin rehberliğinde bir Seatle’a bir Sirius gezegenine bir Timbuktu’ya ve daha bir sürü yere atlayıp zıplarlarken siz de okuyucu olarak onların peşinde koşturup duruyorsunuz. Bu koşturmayı takip etmesi zaman zaman yorucu olabiliyor. İşte o zamanlarda kitap okuması zor bir hal alabiliyor.  Kitabın anlatım dili de çok ilginç. Yazar olaylara yukarıdan bakarak herkesi görüp izleyen ve dolayısıyla herkesi 3. kişileştirerek anlatan bir dil kullanmıyor. Aynı zamanda hikayeyi kitaptaki bir kahramana da anlattırmıyor. Anlatıcı Gwen’i Gwen’e anlatıyor. İlk başta kavramakta güçlük çektim ama sonra çok eğlenceli buldum. Gwen’i Gwen’den iyi bilen bir üst ses. İlk paragraftan insanı şaşırtıyor. Yani şöyle;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Borsanın yataktan düşüp de belini kırdığı gün, hayatının en kötü günü. Ya da, sen öyle olduğunu düşünüyorsun. Bu senin hayatının en kötü günü değil, ama sen öyle sanıyorsun. Ve bu düşünceyi sözcüklere dökerken, inançlı ve olabildiğince sade bir anlatım benimsiyorsun.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Hayatımın en kötü günü bu,” diyorsun tuzlu fıstığı duble martini bardağına bırakıp-daha iyi günlerde beyaz şarap içersin- fıstığın dibe çöküşünü seyrederken. Senin dibe vuran talihinden daha yavaş, daha zarif, helezoni hareketlerle iniyor aşağı; fıstığın etrafında toplanan o güzel, mimik cin kabarcıkları, yüreğine yapışan yumrularla, pürüzlerle ve batıcı şeylerle tezat oluşturuyor.”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Dilin anlatımı çok zengin ve oyunbaz. Her cümlede karşınıza şaşırtıcı sıfatlar, tamlamalar, betimlemeler çıkıyor. Bu nedenle zaman zaman cümlenin ucunu kaçırıp tekrar tekrar başa dönüp okumak zorunda kaldım.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Gayet tabii ki, düşünemiyorsun. Şöyle bir saniyeliğine, belki, tüfek namlusundan çıkan alev gibi bir göğün altında, uçsuz bucaksız, denizsiz bir kumsalda bir yığın, kurumuş kabuk gibi kaleler geliyor gözünün önüne; Diamond’la sen çamurlu bir çarşıda, solmuş yüzlerinizle ve tarot destesindeki Aşıklar kartı gibi kaybolmuş bir halde dururken, mavi peçelere bürünmüş silahlı göçebeler develerin sırtında, gök gürültüsü gibi bağırarak yanınızdan geçiyorlar, uygarlaşmamış dilleriyle sizi kurbağaların arasında dolaşıp yasakları çiğnemekle suçlayarak; ama bu hayal, geldiği gibi çabucak sönüyor ve seni Diamond’ın sağ eline boş boş bakarken bırakıyor.”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca kitap, Sirius yıldızı, Bozolar, Dogonlar, Timbuktu, tarih öncesi çağlarda yapılan uzay yolculukları, halüsinasyonlara sebep olan uyuşturucu mantarlar ve daha pek çok şey hakkında sizi bilgi bombardımanına tutuyor. Ama bu bilgiler ana konuya öylesine iyi yerleştirilmiş ki, anlatılanlar kurgu mu yoksa gerçek anlayamayıp tereddüde düştüm ve araştırma yapmak ihtiyacını hissettim. Tom Robbins o bölümleri uydurmamış. Parfümün Dansı için hissettiğim çok özel duygular kalbimin derinlerinde saklı kalmak kaydıyla, Sirius’dan Gelen Kurbağa da sevdiğim kitaplar arasındaki yerini aldı. İlgilenenlere duyurulur.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.neokudum.com/kurgu/sirius%e2%80%99tan-gelen-kurbaga-%e2%80%93-tom-robbins/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Oscar Wao&#8217;nun Tuhaf Kısa Yaşamı-Junot Diaz</title>
		<link>http://www.neokudum.com/kurgu/oscar-waonun-tuhaf-kisa-yasami-junot-diaz/</link>
		<comments>http://www.neokudum.com/kurgu/oscar-waonun-tuhaf-kisa-yasami-junot-diaz/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Aug 2010 11:13:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>habbele</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kurgu]]></category>

		<category><![CDATA[Dominik Cumhuriyeti]]></category>

		<category><![CDATA[Junot Diaz]]></category>

		<category><![CDATA[Oscar Wao]]></category>

		<category><![CDATA[Pulitzer]]></category>

		<category><![CDATA[Püren Özgören]]></category>

		<category><![CDATA[Trujillo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.neokudum.com/?p=3031</guid>
		<description><![CDATA[<p><img class="alignleft size-full wp-image-3033" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/08/oscar_wao1.jpg" alt="oscar_wao1" width="150" height="200" />2008 Pulitzer Ödülü kazanmış, Newsweek tarafından son 10 yılın en iyi 10 romanından biri olarak gösterilmiş bir kitaptan bahsedeceğim size. Yazarı 1969 doğumlu Dominik asıllı bir Amerikalı. Halen Massachuttes Institue of Technology&#8217;de yaratıcı yazarlık dersleri veriyor. &#8220;Yazar kitaplarında genellikle göçmenlik ve aidiyet sorunlarını işliyor&#8221; diyor girişteki tanıtım yazısında. Bu kitabın hikayesi de hem Dominik&#8217;te hem Amerika&#8217;da geçiyor. Kahramanımız çok şişman ve çirkin, &#8220;Yüzüklerin Efendisi&#8221; ve bilgisayar oyunlarına çok meraklı (Dominiklerin Tolkien&#8217;i olabileceği bir kitap yazmak en büyük hayali), kızlardan ve aşktan yana&#8230;</p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-full wp-image-3033" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/08/oscar_wao1.jpg" alt="oscar_wao1" width="150" height="200" />2008 Pulitzer Ödülü kazanmış, Newsweek tarafından son 10 yılın en iyi 10 romanından biri olarak gösterilmiş bir kitaptan bahsedeceğim size. Yazarı 1969 doğumlu Dominik asıllı bir Amerikalı. Halen Massachuttes Institue of Technology&#8217;de yaratıcı yazarlık dersleri veriyor. &#8220;Yazar kitaplarında genellikle göçmenlik ve aidiyet sorunlarını işliyor&#8221; diyor girişteki tanıtım yazısında. Bu kitabın hikayesi de hem Dominik&#8217;te hem Amerika&#8217;da geçiyor. Kahramanımız çok şişman ve çirkin, &#8220;Yüzüklerin Efendisi&#8221; ve bilgisayar oyunlarına çok meraklı (Dominiklerin Tolkien&#8217;i olabileceği bir kitap yazmak en büyük hayali), kızlardan ve aşktan yana yüzü hiç gülmemiş bir zenci. Ona göre bu ailenin laneti.<span id="more-3031"></span> Oscar&#8217;ın başına gelenlerle beraber, büyükbabasını, annesini ve kızkardeşini de arada sıçramalarla tanıyoruz. Karakterler kadar önemli olan bir de zaman boyutu var: Dominik&#8217;te 1930&#8242;dan 1961&#8242;deki  film sahnesine benzeyen bir suikast sonucu öldürüşüne kadar hüküm süren diktatör Trujillo dönemi. Korkunç bir vahşetin ve korkunun kol gezdiği, ülkenin üzerine karabasan gibi çöken olayların olduğu karanlık, &#8220;zihin ürperten yoksulluk&#8221; yaşanan günler. Diaz, hikayenin arkasında bu dönemi çok ustalıkla anlatmış. Trujillo (namı diğer EL Jefe)kelimenin tam anlamıyla el diablo (Şeytan) ve Oscar&#8217;ın annesi daha doğmadan ailenin kaderinde çok önemli bir rol oynuyor(sadece onların ailesinde değil tabii, neredeyse o dönemde yaşayan her Dominikli için aynı şeyi söylemek mümkün).  Oscar ailenin üzerine çöken laneti, <em>fuku</em>&#8216;yu bozacak ve kendinden uzak tutacak olan karşı-büyünün, <em>zafa</em>&#8216;nın aşk olduğuna inanıyor; fakat ona ulaşması gerçekten o kadar zor ki. Hikaye boyunca onunla ve onun kadar etkileyici karakterler olan La Inca, Lola, Beli ve diğerleriyle çırpınıp duruyorsunuz.  Hikayenin sonunda kötülük kadar sevginin de var olduğunu görüyorsunuz, ne kadar imkansız da olsa!</p>
<p>Çevirmen Püren Özgören, hikaye boyunca bir çok şeyi İspanyolca bırakmış, bu yüzden zaman zaman hikayeden kopabiliyorsunuz. Ancak çevirilmesi gerçekten zor bir metin olduğu da kesin. Özgören bu çeviri ile 2009 yılı Dünya Kitap tarafındna verilen Yılın Çeviri Ödülü&#8217;nü da almış. Döneme ilişkin önemli olay ve kişilere ait bilgiler, bazen sayfanın yarısını  kaplayan dipnotlarla verilmiş. Dominik tarihine fazla aşina olmayan benim gibi okurlar için hem aydınlatıcı hem şaşırtıcı olan bu dipnotlar bazı okurları da zorlayabilir. Nihayetinde karşımızda kanlı canlı Oscar gibi bir kahraman, arkasında Dominik yakın tarihi; kazandığı ödülleri bence hakeden, biraz çetin ama değişik bir roman var.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.neokudum.com/kurgu/oscar-waonun-tuhaf-kisa-yasami-junot-diaz/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Zindankale – Sezgin Kaymaz</title>
		<link>http://www.neokudum.com/kurgu/zindankale-%e2%80%93-sezgin-kaymaz/</link>
		<comments>http://www.neokudum.com/kurgu/zindankale-%e2%80%93-sezgin-kaymaz/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Aug 2010 10:55:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nazimo</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Fantastik]]></category>

		<category><![CDATA[Kurgu]]></category>

		<category><![CDATA[Ateş Canına Yapışsın]]></category>

		<category><![CDATA[Geber Anne]]></category>

		<category><![CDATA[Kaptanın Teknesi]]></category>

		<category><![CDATA[Lucky]]></category>

		<category><![CDATA[Medet]]></category>

		<category><![CDATA[Sandık Odası]]></category>

		<category><![CDATA[Sezgin Kaymaz]]></category>

		<category><![CDATA[Uzun Harmanlarda Davetsiz Bir Misafir]]></category>

		<category><![CDATA[Zindankale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.neokudum.com/?p=3018</guid>
		<description><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-medium wp-image-3019" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/08/3334-zindankale-207x300.jpg" alt="3334-zindankale" width="207" height="300" />Korkunç bir kabus Ankara’da 2 ayrı evde birbirini tanımayan iki ayrı kişi tarafından aynı anda görülüyor. Hem de bir kez değil, 3 gece üst üste. Aynı detayda, aynı gerçeklikte ve üstelik noktası, virgülü değişmeksizin. O kadar canlı ve gerçek bir kabus ki, rüyayı paylaşan 30 yaşındaki iki genç; Davut ve Çiğdem rüyanın sabahında yataklarını ıslatmış olarak uyanıyorlar. Hem de üç gece üst üste. Davut rüyasını dedesine, Çiğdem annesine anlatıyor. Paylaşılan rüya bu iki eve de bomba gibi düşüyor. 30 yıldır&#8230;</p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-medium wp-image-3019" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/08/3334-zindankale-207x300.jpg" alt="3334-zindankale" width="207" height="300" />Korkunç bir kabus Ankara’da 2 ayrı evde birbirini tanımayan iki ayrı kişi tarafından aynı anda görülüyor. Hem de bir kez değil, 3 gece üst üste. Aynı detayda, aynı gerçeklikte ve üstelik noktası, virgülü değişmeksizin. O kadar canlı ve gerçek bir kabus ki, rüyayı paylaşan 30 yaşındaki iki genç; Davut ve Çiğdem rüyanın sabahında yataklarını ıslatmış olarak uyanıyorlar. Hem de üç gece üst üste. Davut rüyasını dedesine, Çiğdem annesine anlatıyor. Paylaşılan rüya bu iki eve de bomba gibi düşüyor. 30 yıldır saklanan sırlar, sanki zincirlerinden boşanmışçasına saklandıkları yerlerden kopup geliyorlar. Yataklarını ıslatan masumların hiç bir şeyden haberleri yok. Ne rüyayı neden gördüklerini biliyorlar, ne de gördükleri rüyanın kendileri için ne kadar önemli olduğunu. Tıpkı Davut’un 30 yıllık dedesi Şadıman Beyefendi’nin (soyadı Beyefendi) dediği gibi; hiç bir şey durup dururken olmuyor, olduruluyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-3018"></span>Çiğdem’in annesi Sevim Hanım’ın içine bir ateş düşüyor. Yıllar sonra günahlarıyla yüzleşiyor. Siroz hastası kardeşi Selim ve ahretlik komşusu Rüveyde onu konuşması için zorluyor. Davut’un dedesi sırrın tek sahibi değil. O da sırdaş arkadaş meclisini topluyor. Buzdolapçı Ali Fuat, Uzun Sedat, Sağlık Kabinci Kamil. Hepsi sırların artık açığa çıkması gerektiğini biliyor, bu gerçeği kabul ediyor ama nasıl yapacaklarına bir türlü karar veremiyorlar. Onlar anlatmaktan kaçındıkça, kader onlara mesaj yollamaya devam ediyor. Davut’la Çiğdem’in rüyaları kaldığı yerden devam ediyor. Konuşmaktan kaçınmaya çalışmanın anlamı yok. Onlar gerçekleri rüyalarında görmeden evvel, gerçekler usturuplu bir şekilde bu gençlere anlatılmalı. </p>
<p style="text-align: justify;">Sevim, Selim, Şadıman Efendi, Sağlık Kabinci Kamil, Uzun Sedat ve Buzdolapçı Ali Fuat  sakladıkları sırlarla yüzleşirken ve vicdanlarıyla mücadele ederken; kader son sürat Davut ve Çiğdem için ağlarını örüyor. Birileri elini çabuk tutmak zorunda. Her yerde izleyen, gözleyen ve gizlenen gölgeler var. Davut’la Çiğdem’e çaresizce yardım etmek istiyorlar. Ama onlar vücutları olmayan gölgeler. Onların sessiz çığlıklarını kimseler duymuyor. Gölgelere kaynağı belirsiz yaramaz ışık topları eşlik ediyor. Sağda solda oynaşarak dikkat çekmeye çalışıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Ankara sokaklarında 30 yıl önce yazılan alın yazısının son satırları okunuyor. Peki yazılanları silme gücü ne pahasına kimin elinde&#8230;..</p>
<p style="text-align: justify;"><em><strong>Kir toz içinde leş gibi bir odadaydılar…<br />
Şahit ürktü.<br />
Öbür şahit de ürktü.<br />
Ahşap döşemenin kararan tahtaları birbirinden çürük dişler gibi ayrılmıştı. Ayrıklarda böcek ölüleri vardı, kımıl kımıl böcek dirileri vardı. Yer yer kurumuş dışkı öbekleri seçiliyordu; ne dışkısı olduğu belirsiz…<br />
Çok fena…<br />
Oda loştu da değil gibiydi hem. Belki gündüzdü ama belki de değildi… Bilinemiyordu. Yırtıla yırtıla balık ağına dönmüş perdelerden ışık huzmeleri süzülüyor gibiydi. Gündüz vaktiymiş sanki, ya da geceymiş de dışarıdan ışık vuruyormuş. Bilinemiyordu&#8230;  İnsanın “Gündüz” diyesi geliyordu; öyle arzu ediyordu çünkü.<br />
Sızan ışık huzmelerinden bir tanesi pek oyunbazdı. Bir şeyler aranırmış gibi, sanki bir tutam ışık değilmiş de, dışarıdan aklı başında birinin kasten tuttuğu  bir el fenerinin ışığı gibi gezinip duruyordu ortada. Bir yaramazın tuttuğu horoz ayna yansıması?.. Oyunlar oynuyor, hopluyor, zıplıyor, fır dönüyordu orta yerde. </strong></em></p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıdaki bölümle başlayan kitap, beni daha ilk paragrafından içine çekmeyi başardı ve kitabı en başından en sonuna kadar büyük bir merakla okudum. Her şeyden evvel kitap beni diliyle çarptı. Sezgin Kaymaz olayları öyle bir anlatmış ki, mekanlar gözümde canlandı, kişiler dile geldi. Sanki kitap okumadım da bir film seyrettim. Bence anlatımı gücünü kahramanlarına yazdığa diyaloglardan alıyor. Tüm kahramanlar kendi dilinde konuşuyor. Onlar konuştukça kahramanları ete kemiğe bürünüyor, tanıdık, aşina insanlar haline geliyor.  Ayrıca kitabın kurgusu da çok başarılı. Olaylar ilerlerken aynı zaman diliminde değişik mekanlardaki kahramanların neler yaptığını izliyoruz. Okuyucunun gözündeki kamera bir o mekana zum yapıyor bir bu mekana. Her bölümün başında Mevlana’dan alıntılar yapılmış. Okuyorsunuz ve geçiyorsunuz. Ama geçmeyin. Onlar oraya boşuna konmamış. Niye konduğunu anlamak için bölüm bittikten sonra dönüp tekrar okuyun. Alıntı, kitabın bütünlüğü içindeki yerini o zaman alıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Zindankale’yi gerçekten çok keyif alarak okudum. Kitap bitmesine rağmen beynimde henüz bitemedi. Defalarca kere kendimi olayları, kahramanları düşünürken yakaladım.. Halen kitabın bazı bölümlerini tekrar tekrar okuyorum.Size de mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Zindankale hakkında yazarla Radikal Kitap eki için yapılan söyleşiyi aşağıdaki linkte bulabilirsiniz.<br />
<a href="http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&amp;haberno=3286">http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&amp;haberno=3286</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.neokudum.com/kurgu/zindankale-%e2%80%93-sezgin-kaymaz/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Amerikanomanyaklar – Serge Rezvani</title>
		<link>http://www.neokudum.com/kurgu/amerikanomanyaklar-%e2%80%93-serge-rezvani/</link>
		<comments>http://www.neokudum.com/kurgu/amerikanomanyaklar-%e2%80%93-serge-rezvani/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Aug 2010 14:58:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nazimo</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kurgu]]></category>

		<category><![CDATA[Adelet Ağaoğlu]]></category>

		<category><![CDATA[Amerikanomanyaklar]]></category>

		<category><![CDATA[Serge Rezvani]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.neokudum.com/?p=3010</guid>
		<description><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-medium wp-image-3011" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/08/amerika-207x300.jpg" alt="amerika" width="207" height="300" />Amerikanomanyaklar 1970 yılında yazılmış ama konusu 2000 li yıllarda geçen, politik bir taşlama romanı. Rezvani, daha o günlerde Amerika’nın yayılmacı politikasını görüp, hissederek, bunun nerelere varabileceği üzerine kehanetlerde bulunmuş, bunu mübalağa sanatıyla da birleştirerek, hem güldürüp hem de şaşırtarak, zaman zaman da bizi kahramanlarına yabancılaştırarak öyküsünü anlatmış.</p>
<p style="text-align: justify;">Kitabımızın kahramanları Cannes’da yaşayan 2 evsiz yaşlı ihtiyar. Kadın olan Loupiote 1931 doğumlu, erkek olan Cypriuche 1928 doğumlu. Birbirlerine deli gibi aşıklar. Civarda çöp tenekeleri ya da parçabohçaları olarak tanınıyorlar. 50 yıldan fazladır el&#8230;</p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-medium wp-image-3011" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/08/amerika-207x300.jpg" alt="amerika" width="207" height="300" />Amerikanomanyaklar 1970 yılında yazılmış ama konusu 2000 li yıllarda geçen, politik bir taşlama romanı. Rezvani, daha o günlerde Amerika’nın yayılmacı politikasını görüp, hissederek, bunun nerelere varabileceği üzerine kehanetlerde bulunmuş, bunu mübalağa sanatıyla da birleştirerek, hem güldürüp hem de şaşırtarak, zaman zaman da bizi kahramanlarına yabancılaştırarak öyküsünü anlatmış.</p>
<p style="text-align: justify;">Kitabımızın kahramanları Cannes’da yaşayan 2 evsiz yaşlı ihtiyar. Kadın olan Loupiote 1931 doğumlu, erkek olan Cypriuche 1928 doğumlu. Birbirlerine deli gibi aşıklar. Civarda çöp tenekeleri ya da parçabohçaları olarak tanınıyorlar. 50 yıldan fazladır el ele bu yolda yürüyorlar ve hayattan zevk alıyorlar. Uzaktan bu kadar zararsız ve zavallı görünen bu çiftin çaresi olamayan bir hastalıkları var. Amerikanomanyaklık.</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-3010"></span><em>“Önce şunu söyleyelim ki biz ikimizde amerikanomanyağız. Bir çeşit kaşıntı gibi bir şey bizimki. Tutabilirsen tut kendini. Amerikalı – hart hart hart. Ama sadece Amerikan denizcileri haa! Tombul kurtçuklar gibi beyazlar içinde bıngıl bıngıl görüverdik mi onları iste o zaman, inanılmaz ama, bize bir haller oluyor. Bunları karanlık bir sokak köşesinde haklamadan edemiyoruz. İçimizi bir şey öylesine kemiriyor.”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Pençesinden kurtulamadıkları, hatta kurtulmayı hiç düşünmedikleri bu hastalık nedeniyle, 50 yılda 2600’den fazla Amerikan denizcisi öldürmüşler. Her daim içki içtikleri için, en kolay ulaşabildikleri cinayet aleti de boş şarap şişeleri. Üstelik hiç kimse bu iki zavallı ayyaş sevgiliden şüphelenmeyi düşünmüyor. Zaten ne zaman başları sıkışsa hiç bir şeyden anlamayan, kulakları dahi zor duyan zavallı ihtiyarcıklar rolünü başarıyla oynuyorlar. Okurken çok sevimli gelen bu ihtiyarcıkların cinayetleri işlerken ki tavırları, coşkuları, çocuksu anlatımları, sizi birden eylemin kendisinden soyutlayarak, onların coşkusunu, neşesini paylaşmaya teşvik etse de, paylaştığınız coşkunun ne için olduğunu fark ettiğiniz de hem ürperiyorsunuz, hem de kendinize ve kitap kahramanlarına yabancılaşıyorsunuz</p>
<p style="text-align: justify;">Cinayetlerinin sebeplerini de şöyle açıklıyorlar;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>&#8220;Tek bir meteliği alıkoymuyoruz. Tek bir doları. Hiç. Kendimiz yaşamak için öldürmüyoruz biz. Amerikalı değiliz! Bir inanç için öldürüyoruz. Hah! Kötülük elle tutulur somut bir şeydir. Öyle düşünüyoruz. Evet, kötülük belirsiz, soyut bir şey değildir ki sis gibi, duman gibi dağılıp gitsin. Yo, yoo, kötülük bal gibi ortadadır. Reziller vardır. Kötülük ederek yaşayan insanlar olduğu gibi rezillik içinde yaşayan halklar da vardır. Kanları döktükleri cesetlerle beslenen insanlar olduğu gibi başka halkların kanlarıyla yaşayan halklar da vardır. Örnek mi istersiniz? Ohooo, örnek çok! Hi,hi,hih! Tonla örnek verebilirim size. Herkes bu durumda düşmanlarını seçmelidir. Bu düşmanları çıktıkları yer, bulundukları sınıf açısından iyice tartıp biçmeli, ve bir gün kendi toprakları üstünde kıstırdı mı en can alacak yerinden vurmalıdır bu düşmanları. Ellili yıllardan bu yana Loupiote’la ben Amerikanos denizcilerini, yani bu, uluslararası sermayenin paralı askerlerini seçtik ve o gün bu gündür bildiğimiz yolda yürüyoruz. Çünkü Amerikanoslarda ellili yıllardan bu yana bildikleri yolda yürümeye devam ediyorlar. Amerikanoslar kendilerine çizdikleri yolu değiştirmeyi düşünmediklerine göre biz de kendimize çizdiğimiz yolu değiştirmeyi hiç düşünmedik. Yeşşeee! Amerikanoslara hucum!. Amerikan manyaklığının en son derecesine varmış Amerikanomanyaklarız biz, hih, hih,hih, hi!  &#8221;</em></p>
<p style="text-align: justify;">Daha sonra şüpheli olarak göz altına alınıp, malum ikna yöntemleriyle konuşturulmaya çalışıldıktan sonra, her ne kadar haklarında bir suç deliline ulaşamasalar da günümüzün Guantanamo kampınına çok benzeyen Arizano’nın ortasında kurulmuş bir çeşit toplama kampına gönderilirler.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“&#8230;ve gece olunca bizi kara renkli uçaklardan birine koydular. Kara renkli uçaklar onların yük uçakları. Yalnız geceleri uçuş yapıyor ve dünyanın her yanından, CIA işkence odalarından sağ çıkmış olanları topluyorlar. Evet, evet, böyle&#8230;. İnanılmaz gelebilir ama durum tıpatıp, böyle. Sonra bu uçaklar nereye mi giderler? Nereye olacak canım, buraya işte; Arizona’ya. Kampın özel bir havaalanı var. Bu hava alanında trafik çok yüklüdür. Durmadan uçaklar iner, uçaklar kalkar. Evet, yük uçakları aralıksız, bütün dünyadan toplanan kadınlarla erkekleri buraya boşaltır. (&#8230;) Evet, her yerden. Orası burası kırık, ortalıkta sürünen insanların sayısı inanılamayacak kadar fazla. Vietnamlılar, Araplar, of, hele Araplar ne kalabalık!..”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Gerçekten çok şaşırtıcı bir kehanet değil mi? Yazarın kitabın sonunda kurtarıcı olarak gösterdiği ülke daha da ilginç. Uzun öykü tadındaki bu romanı okumanızı şiddetle Tavsiye ederim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.neokudum.com/kurgu/amerikanomanyaklar-%e2%80%93-serge-rezvani/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri – İsmail Güzelsoy</title>
		<link>http://www.neokudum.com/kurgu/degil-efendi%e2%80%99nin-renk-ve-korku-meselleri-%e2%80%93-ismail-guzelsoy/</link>
		<comments>http://www.neokudum.com/kurgu/degil-efendi%e2%80%99nin-renk-ve-korku-meselleri-%e2%80%93-ismail-guzelsoy/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Aug 2010 11:10:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nazimo</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kurgu]]></category>

		<category><![CDATA[Değil Efendi'nin Renk ve Korku Meselleri]]></category>

		<category><![CDATA[İsmail Güzelsoy]]></category>

		<category><![CDATA[Rukas]]></category>

		<category><![CDATA[Sincap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.neokudum.com/?p=3000</guid>
		<description><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-medium wp-image-3001" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/08/degil-efendi-207x300.jpg" alt="degil-efendi" width="207" height="300" />Biz -okuyucu- bu hikayeyi son meddah ya da kendisinin deyişiyle meselperdaz Değil Efendi’nin ağzından, bir çadır tiyatrosunda, temaşacıların arasında dinlemekteyiz. Dinlediğimiz sadece bir öykü değil. Değil Efendi de sıradan bir meselperdaz değil. O çok güzel hikaye anlatan, sadece hikaye anlatmakla da kalmayıp, hikayesini konuya bağlı küçük göz boyuma oyunlarıyla da şenlendiren bir halk filozofu. Değil Efendi meselinin en başında temaşacıları Tanrı’nın en önce yarattığı “Hiç” ve sonra Hiçliği doldurmak için yarattığı “Şey” ile yüzleştiriyor. Sonra da Şey’i renklerle beziyor. Hiç’i&#8230;</p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-medium wp-image-3001" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/08/degil-efendi-207x300.jpg" alt="degil-efendi" width="207" height="300" />Biz -okuyucu- bu hikayeyi son meddah ya da kendisinin deyişiyle meselperdaz Değil Efendi’nin ağzından, bir çadır tiyatrosunda, temaşacıların arasında dinlemekteyiz. Dinlediğimiz sadece bir öykü değil. Değil Efendi de sıradan bir meselperdaz değil. O çok güzel hikaye anlatan, sadece hikaye anlatmakla da kalmayıp, hikayesini konuya bağlı küçük göz boyuma oyunlarıyla da şenlendiren bir halk filozofu. Değil Efendi meselinin en başında temaşacıları Tanrı’nın en önce yarattığı “Hiç” ve sonra Hiçliği doldurmak için yarattığı “Şey” ile yüzleştiriyor. Sonra da Şey’i renklerle beziyor. Hiç’i de, Şey’i de, Renkler’i de gözümüzde öyle bir canlandırıyor ki, kendimizi ilk dakikadan, tıpkı çadırdaki diğer temaşacılar gibi Değil Efendi’nin çekim gücüne hevesli bir şekilde bırakıyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-3000"></span>Bu kitabın, ya da Değil Efendi’nin dediği gibi meselin baş kahramanlarını Sincap adlı kitaptan tanıyoruz. Komünist şair İsmail Sof ve onun trende tanıştığı kalpazan Sincap. Sincap, peşinde MİT’in adamları bulunan İskender Sof’a kaçmak için kendi memleketi Iğdır’a gitmesini önerir. Kışın bu zamanlarında Aras nehri donmaktadır ve buradan Rus sınırını geçmek çok kolay olacaktır. İsmail Sof, Sincap’ın teklifini kabul eder ve Sincap’la beraber Iğdır’a gelirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Trende yol alırken, İskender tüm hayatı boyunca bir sır olarak sakladığı, kimselere anlatamadığı garip sakatlığını Sincap’a anlatır. İskender çocukluğunda geçirdiği bir kazadan sonra renkleri görme yetisini kaybetmiştir ve o bunu kimselere hatta annesine bile söyleyememiştir. Hayat onun için üzerinde pastel renklerle hafif gölgelendirilmeler yapılmış siyah beyaz fotoğraf tadındadır. Yıllar sonra tam da burada neden bu sırrını Sincap’a anlatır? Belki de sonun başlangıcına gelmeden önce sırtındaki ağır yükü birileriyle paylaşma ihtiyacından&#8230;.</p>
<p style="text-align: justify;">Iğdır İskender’in renklere yeniden kavuştuğu yer olacaktır. Şehrin ileri gelenlerinden, lafına sözüne hürmet edilen Ahund’un torunu Nuh’un çok özel bir yeteneği vardır.  Renkleri bizim gördüğümüz gibi algılamamaktadır. Nuh renkleri görmeden, onları dokunarak da algılayabilmektedir. Renklerle yaptığı resimler olağanüstüdür.  Nuh’un çizdiği resimler İskender’in gözündeki siyah beyaz perdeyi kaldıracak, onu tekrar renklere kavuşturacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">İskender Iğdır’a vardığında aslında ortalık çok karışıktır. Önce kaymakam, sonra da telgraf memuru vampir olduğu iddia edilen bir şeyin saldırısına uğramış, dolayısıyla köyde gelen telgrafları okuyabilecek kimse yoktur. Ayrıca elektrikler kesilmiş,  kar nedeniyle de köye gazete ulaşamamaktadır. Aslında bu çok iyi bir haberdir, İskender’in firari olduğu bilgisinin belli bir süre için köye ulaşma şansı yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Sincap’ın dostları İskender’e kaçması için yardım edeceklerdir. Çılgınlık yapma hakkını gençliğinde kullanıp, köyün tam ortasına İstanbul Boğazında gördüğü ve aşık olduğu boğaz konağının aynısını yaptıran yaşlı Ahund, torunu Nuh, el oyuncakları yapan oğlu Hayati, umumhane işleten Sarıcakarı, okuduğu kitaplardaki karakterlere bürünen Iğdır’ın delisi Ninno. El birliğiyle, köye haber ulaşmadan, İskender ve Sarıcakarı’nın evinde karşılaşıp aşık olduğu sevgilisini, MİT Osman ve elemanlarına çaktırmadan Aras’ın öte kıyısına geçirmek için çabalarlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Devletin Iğdır’daki eli MİT Osman nevi şahsına münhasır bir adamdır. En büyük düşmanı komünist Moskoflardır ve komünistlerin gizli amacının Türkiye’deki mıknatıs kaynaklarını ele geçirmek olduğunu çok iyi bilmektedir. Ah bir de bunu Ankara’ya anlatabilse! Defalarca rapor yazmasına karşın, Ankara’dan beklediği ilgiyi görememiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Acaba Sincap ve dostlarının çabası İskender’i kaçırmaya yetecek midir, köye Ankara’dan beklenen kötü haber gelecek midir, köyün vampiri kimdir ve İskender’in Iğdır’da gördüğü doğan güneş; Sincap’ın dediği gibi “Türkiye’de doğan ilk güneş” midir, yoksa İskender’in dediği gibi “Son güneş” mi?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.neokudum.com/kurgu/degil-efendi%e2%80%99nin-renk-ve-korku-meselleri-%e2%80%93-ismail-guzelsoy/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>The Girl Who Kicked Hornets’ Nest-Stieg Larsson</title>
		<link>http://www.neokudum.com/ingilizce/the-girl-who-kicked-hornets%e2%80%99-nest-stieg-larsson/</link>
		<comments>http://www.neokudum.com/ingilizce/the-girl-who-kicked-hornets%e2%80%99-nest-stieg-larsson/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Jul 2010 12:57:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>habbele</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Gerilim]]></category>

		<category><![CDATA[Polisiye]]></category>

		<category><![CDATA[İngilizce]]></category>

		<category><![CDATA[Ateşle Oynayan Kız]]></category>

		<category><![CDATA[Ejderha Dövmeli Kız]]></category>

		<category><![CDATA[İsveç]]></category>

		<category><![CDATA[Stieg Larsson]]></category>

		<category><![CDATA[The Girl Who Played With Fire]]></category>

		<category><![CDATA[The Girl with the Dragon Tattoo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.neokudum.com/?p=2991</guid>
		<description><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;"><img class="alignleft size-full wp-image-2992" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/07/millenium-31.jpg" alt="millenium-31" width="140" height="211" />Millenium üçlemesinin son kitabı, Eşekarılarının Yuvasını Tekmeleyen Kız.. Henüz Türkçe’ye çevrilmedi ancak ilk iki kitabı okuyanların nasıl merakla beklediğini tahmin edebiliyorum. Haklılar. İlk iki kitapta olduğu gibi umulmadık şeylerin olduğu bir hikaye. Kitabın yarısı boyunca Lisbeth hastanede, ama olaylar hız kesmeden devam ediyor. Sonra okuduğum en zeka dolu mahkeme sahneleri geliyor, okurken kendimi “İşte bu! Helal olsun! “derken yakaladığım bu sahneler herhalde henüz izlemediğim ama çekildiğini bildiğim film versiyonunun da en eğlenceli bölümleri olmalı. Bu nasıl bir derin devlet işidir,&#8230;</span></p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;"><img class="alignleft size-full wp-image-2992" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/07/millenium-31.jpg" alt="millenium-31" width="140" height="211" />Millenium üçlemesinin son kitabı, Eşekarılarının Yuvasını Tekmeleyen Kız.. Henüz Türkçe’ye çevrilmedi ancak ilk iki kitabı okuyanların nasıl merakla beklediğini tahmin edebiliyorum. Haklılar. İlk iki kitapta olduğu gibi umulmadık şeylerin olduğu bir hikaye. Kitabın yarısı boyunca Lisbeth hastanede, ama olaylar hız kesmeden devam ediyor. Sonra okuduğum en zeka dolu mahkeme sahneleri geliyor, okurken kendimi “İşte bu! Helal olsun! “derken yakaladığım bu sahneler herhalde henüz izlemediğim ama çekildiğini bildiğim film versiyonunun da en eğlenceli bölümleri olmalı. Bu nasıl bir derin devlet işidir, gizli polisin içinde nasıl daha gizli bir polis birimi olur, bunlarla nasıl mücadele edilir, gör başına neler gelir; üçlemenin başında başladığımız yerden çok başka bir düzlemde bitiyor hikaye. Gene elinizden bırakamadan okuyorsunuz. Size de İsveç’e duyduğunuz sempati, okurken aldığınız keyif, yanınıza hep hatırlayacağınız bir arkadaş olarak Lisbeth’i bırakıyor. Daha ne olsun. Türkçe çevirileri de iyiymiş duyduğum kadarıyla. Lütfen atlamayın.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.neokudum.com/ingilizce/the-girl-who-kicked-hornets%e2%80%99-nest-stieg-larsson/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>The Girl Who Played With Fire-Ateşle Oynayan Kız-Stieg Larsson</title>
		<link>http://www.neokudum.com/ingilizce/the-girl-who-played-with-fire-atesle-oynayan-kiz-stieg-larsson/</link>
		<comments>http://www.neokudum.com/ingilizce/the-girl-who-played-with-fire-atesle-oynayan-kiz-stieg-larsson/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Jul 2010 12:53:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>habbele</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Gerilim]]></category>

		<category><![CDATA[Kurgu]]></category>

		<category><![CDATA[Polisiye]]></category>

		<category><![CDATA[İngilizce]]></category>

		<category><![CDATA[Ateşle Oynayan Kız]]></category>

		<category><![CDATA[Ejderha Dövmeli Kız]]></category>

		<category><![CDATA[İsveç]]></category>

		<category><![CDATA[Millenium]]></category>

		<category><![CDATA[Stieg Larsson]]></category>

		<category><![CDATA[The Girl Who Kicked The Hornets' Nest]]></category>

		<category><![CDATA[The Girl Who Played With Fire]]></category>

		<category><![CDATA[The Girl with the Dragon Tattoo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.neokudum.com/?p=2984</guid>
		<description><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;"><img class="alignleft size-full wp-image-2985" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/07/millenium-2.jpg" alt="millenium-2" width="165" height="251" />Millenium üçlemesinin ikinci kitabı. İlk iki kitabın İngilizcesini almış kütüphaneme koymuşum. İkisi de oldukça hacimli kitaplar, yaklaşık 600 sayfa filan. Sonunda Temmuz başında çıktığım tatilde yanıma ilk kitabı (The Girl With the Dragon Tattoo-Ejderha Dövmeli Kız) ve olur ya bitiririm ya da sıkılırım diye de Momo’yu alıp gittim. Ne mi oldu? Tüm gün gölgede oturup, aralarda ısrarlara dayanamayıp denize/havuza girip sanırım 4 günde bitirdim kitabı. Fakat öyle bir virüs ki bu seri, başladığınızda mutlaka daha fazlasını istiyorsunuz! Eve gelmeyi iple&#8230;</span></p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;"><img class="alignleft size-full wp-image-2985" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/07/millenium-2.jpg" alt="millenium-2" width="165" height="251" />Millenium üçlemesinin ikinci kitabı. İlk iki kitabın İngilizcesini almış kütüphaneme koymuşum. İkisi de oldukça hacimli kitaplar, yaklaşık 600 sayfa filan. Sonunda Temmuz başında çıktığım tatilde yanıma ilk kitabı (The Girl With the Dragon Tattoo-Ejderha Dövmeli Kız) ve olur ya bitiririm ya da sıkılırım diye de Momo’yu alıp gittim. Ne mi oldu? Tüm gün gölgede oturup, aralarda ısrarlara dayanamayıp denize/havuza girip sanırım 4 günde bitirdim kitabı. Fakat öyle bir virüs ki bu seri, başladığınızda mutlaka daha fazlasını istiyorsunuz! Eve gelmeyi iple çektim, gelir gelmez daha bavulu boşaltmadan “ay azıcık dinleneyim” diyerek ikinci kitabı elime aldım ve ikinci kitabı da 3 günde bitirdim. Benim için bunca hız çok önemli değil, önemli olan bu kitapların hakikaten değişik olması. Bir kere Amerikan klişelerinden uzak, İsveç’te geçen hikayeler. Özel isimler bize biraz Ikea’nın telaffuz edemediğimiz ürünlerini andırıyor, örneğin Lundagatan, Götgatan, Kundelsgatan semtleri; metroya verdikleri isimle Tunnelbana. Sonra alışıyorsunuz; Taksim, Beşiktaş, Kadıköy gibi oluyor bu semtler size, çünkü bu hareketli hikayeler içinde bu yerler arasında o kadar mekik dokuyor ve kahve içiyorsunuz ki! –evet, İsveçliler kahveyi çok severler diye bir genellemeye bile gidebilirsiniz- . Anlatım nasıl, çok detaylı, ama yutar gibi okuyorsunuz hepsini, hikayeler çünkü çok güzel.<span id="more-2984"></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman;">İkinci kitap ilkinin kaldığı yerden yaklaşık 6 ay sonra başlıyor. Kahramanlarımız Mikael Blomkvist ve Lisbeth Salander hayatlarına ayrı ayrı devam ediyorlar, sonra işlenen üçlü bir cinayetin sorumlusu olarak Lisbeth aranmaya başlayınca Blomkvist devreye giriyor ve ortam beklenmedik düğümlerle canlanıyor. Bu kitaplardaki kadar ters köşeye yatıran sürprizlerle uzun zamandır karşılaşmamıştım. Hele bu kitabın bittiği öyle bir yer var ki, üçüncü kitap elinizin altında olmadan, elinizden geldiğince, ikinciyi bitirmeyin derim ben. Sonra nöbetçi </span></span><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;">kitapçı ararsınız ona göre! Lisbeth Salander, şu 1.50 boylarında, 15-16 yaşlarında gösteren, dövmeli, biseksüel ve asosyal hacker kız var ya, hiç unutamayacağım bir roman kahramanı. Tanışmayı bence ertelemeyin.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Times New Roman&quot;; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-ansi-language: TR; mso-fareast-language: TR; mso-bidi-language: AR-SA;"><img class="alignleft size-full wp-image-2987" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/07/larsson.jpg" alt="larsson" width="164" height="224" />Bu üçlemeyi yazan Stieg Larsson, kahramanı Blomkvist gibi bağımsız ve sol bir dergide çalışıyormuş. 2004 yılında ilk üç kitabı yayıncısına teslim ettikten sonra, 50 yaşındayken ölmüş ve bu kitapların basıldığını görememiş. Onun ölümünden sonra basılan bu üçleme dünya çapında övgüler kazanmış. Bu seri Larsson yaşasaydı on kitaba tamamlanacakmış bildiğimiz kadarıyla, üstelik Larsson’un kız arkadaşında henüz bitmemiş dördüncü kitabın taslağı varmış, ama “ben hayattayken bu taslak basılmayacak” diyormuş. Dün de bir internet sitesinde Millenium serisinin Amerika’daki e-kitap satışlarının bir milyonu geçtiğini ve Larsson’un Kindle-milyon kulübüne giren ilk yazar olduğunu <span style="mso-spacerun: yes;"> </span>okudum. Bu haberleri gördükçe şu muzip görünüşlü adam kitaplarıyla nasıl gurur duyardı bunları görseydi ve Lisbeth için daha neler yazabilirdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.neokudum.com/ingilizce/the-girl-who-played-with-fire-atesle-oynayan-kiz-stieg-larsson/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Dostlarım Aşklarım – Marc Levy</title>
		<link>http://www.neokudum.com/kurgu/dostlarim-asklarim-%e2%80%93-marc-levy/</link>
		<comments>http://www.neokudum.com/kurgu/dostlarim-asklarim-%e2%80%93-marc-levy/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Jul 2010 14:48:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nazimo</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kurgu]]></category>

		<category><![CDATA[Dostlarım Aşklarım]]></category>

		<category><![CDATA[Gelecek Sefere]]></category>

		<category><![CDATA[İzmir asansörü]]></category>

		<category><![CDATA[Marc Levi]]></category>

		<category><![CDATA[nesim Levi Bayraklı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.neokudum.com/?p=2973</guid>
		<description><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2974" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/07/dostlarim-asklarim-207x300.jpg" alt="dostlarim-asklarim" width="207" height="300" />“Dostlarım Aşklarım” benim “Gelecek Sefere”den sonra okuduğum ikinci Marc Levy kitabı. Yazarın daha basit bir kurgu seçmiş olduğu bu kitapta otuzlarının başındaki 2 arkadaşın hem sıradan hem sıra dışı hayatlarına tanıklık ediyoruz. Antoine Londra’da Fransız mahallesinde yaşayan ve çalışan Fransız bir mimardır. Karısının terk ettiği Antoine küçük oğlu Louis ile birlikte  kendine yeni bir düzen kurmuştur. En yakın arkadaşı Mathias ise Paris’te bir kitapçıda çalışmaktadır ve o da karısı tarafından terk edilmiştir. Karısı Vanessa, küçük kızları Emily’yi de yanına alarak&#8230;</p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2974" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/07/dostlarim-asklarim-207x300.jpg" alt="dostlarim-asklarim" width="207" height="300" />“Dostlarım Aşklarım” benim “Gelecek Sefere”den sonra okuduğum ikinci Marc Levy kitabı. Yazarın daha basit bir kurgu seçmiş olduğu bu kitapta otuzlarının başındaki 2 arkadaşın hem sıradan hem sıra dışı hayatlarına tanıklık ediyoruz. Antoine Londra’da Fransız mahallesinde yaşayan ve çalışan Fransız bir mimardır. Karısının terk ettiği Antoine küçük oğlu Louis ile birlikte  kendine yeni bir düzen kurmuştur. En yakın arkadaşı Mathias ise Paris’te bir kitapçıda çalışmaktadır ve o da karısı tarafından terk edilmiştir. Karısı Vanessa, küçük kızları Emily’yi de yanına alarak çalışmak üzere Londra’ya gitmiştir. Mathias üç yıldır hem kızının hem de karısının yokluğuna alışmaya çalışmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Mathias Londra’da Fransız mahallesinde bir kitapçı dükkanı işletme şansını yakaladığında, ailesini tekrar geri kazanabilmek umuduyla, karşına çıkan fırsatı değerlendirir. Ama evdeki hesap çarşıya tam olarak uymaz ve Mathias Londra’ya geldiğinde, eski karısı küçük kızını da ona bırakarak daha iyi bir iş imkanı için tekrar Paris’e döner.</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-2973"></span>Küçük çocuklarıyla baş başa kalan bu iki kafadar, hayatın zorluklarını ve çocukların sorumluluklarını paylaşmak için birlikte yaşamaya karar verirler. 30’lu yaşlarında ve çocuklu 2 dul erkeğin aynı evde yaşaması hiç de kolay olmayacaktır. Karakterleri taban tabana zıttır. Biri hastalık derecesinde titiz ve kuralcıyken diğeri hayatı daha basit algılamaktadır. Üstelik ikisi de biten evliliklerinin üzerlerindeki etkilerinden henüz tam olarak kurtulamamıştır, yaraları vardır. Aynı çatıyı çocuklarıyla birlikte beraber paylaşan 2 genç erkeğin dışarıdan üçüncü kişilerin gözüyle nasıl gözüktüğü de ayrı bir konudur. Günlük ev işlerinin ve çocuklardan kaynaklanan sorumlulukların paylaşılması gerekmektedir.  Misal; çocukların okuldan alınması, yıkanması, yemek pişirilmesi, alışveriş yapılması gibi. Birlikte yaşamak onların aralarındaki ilişkiyi arkadaşlık ilişkisinin biraz daha ötesine götürerek, onları birbirinden biraz bıkmış yorgun karı kocalara dönüştürmüştür. Anne modelinin olmadığı evde, iki adamın ailesel meseleler üzerinden kavga etmesini okumak gerçekten keyifliydi. </p>
<p style="text-align: justify;">İki babalı, 2 çocuklu ve hiç anneli bu ailenin yaşadıkları Fransız sokağının sakinleri geniş bir aile gibidir. Köşedeki çiçekçi dükkanını işleten güzel Sophie, sokak sakinlerinin uğrak yeri restorantın sahibi Yvonne, Mathias’ın kitapçı dükkanını devraldığı John Glover.  Her birinin kendilerine ait öyküleri vardır ama hayatları çok fazla birbirinin içerisine girmiştir, herkes herkesin öyküsünün içinde yer almaktadır. Fransız sokağı kimi sakinleri için bir süreliğine uğranıp yaraların sarıldığı bir yerken, kimi sakinleri için gerçek bir yuvadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kitabı okurken; konunun film olmak için çok uygun olduğunu düşündüm. Bu kitaptan uygun bir kadroyla harika bir romantik komedi, bildiğiniz kız filmi çekilebilir. Acaba çekilmiş midir diye internette biraz araştırdım ama, böyle bir filme rastlamadım. Araştırma sırasında Marc Levy&#8217;nin aslında bizden biri olduğunu öğrendim. Marc Levy, İzmir&#8217;in ünlü tarihî Asansör&#8217;ünü yaptıran Nesim Levi Bayraklı&#8217;nın torunuymuş. Bu nedenle sık sık Türkiye’ye seyahatleri oluyormuş. İzmirle ilgili bir kitap yazma hayali olduğunu da <a href="http://kitapzamani.zaman.com.tr/kitapzamani/columnistDetail_getNewsById.action?newsId=6312">http://kitapzamani.zaman.com.tr/kitapzamani/columnistDetail_getNewsById.action?newsId=6312</a> adresinde kendisiyle yapılan bir röportajdan öğrendim.</p>
<p style="text-align: justify;">Dostlarım ve Aşklarım çok rahat okunan bir kitap. Yaz için ideal olduğunu düşünüyorum. Suya sabuna çok fazla dokunmadan, sevgi, dostluk, ebeveynlik üzerine bir çeşitleme. Bir nevi &#8220;a french man in London&#8221;. Sahilde yaz kitabı arayanlara tavsiye olunur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.neokudum.com/kurgu/dostlarim-asklarim-%e2%80%93-marc-levy/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Şenlikli Bir Cinayet-Gilbert Adair</title>
		<link>http://www.neokudum.com/kurgu/senlikli-bir-cinayet-gilbert-adair/</link>
		<comments>http://www.neokudum.com/kurgu/senlikli-bir-cinayet-gilbert-adair/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Jul 2010 16:59:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>habbele</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kurgu]]></category>

		<category><![CDATA[Polisiye]]></category>

		<category><![CDATA[Gilbert Adair]]></category>

		<category><![CDATA[Şenlikli Bir Cinayet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.neokudum.com/?p=2964</guid>
		<description><![CDATA[<p>Bu yaz okuduğum kitaplardan pek memnunum. Üst üste keyifli ve tam ruh halime uygun kitaplar okudum. Mesela en son bitirdiğim kitap Şenlikli Bir Cinayet adını taşıyor. <img class="alignleft size-full wp-image-2966" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/07/senlikli1.jpg" alt="senlikli1" width="250" height="389" />Hem şenlik var hem cinayet, tam bana göre! Yazarı Gilbert Adair&#8217;in Türkçe&#8217;de daha önce yayınlanmış başka kitapları da varmış, ama ben kendisini bu kitapla tanıdım ve açıkçası diğer kitaplarının da bu kalibrede olup olmadığını öğrenme arzusu uyandırdı bende (Misal ilk kitaplarından birinin adı Postmodernci Kapıyı İki Kere Çalar.   İnsan merak ediyor, postacı değil miydi o?)</p>
<p>Neyse, gelelim&#8230;</p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yaz okuduğum kitaplardan pek memnunum. Üst üste keyifli ve tam ruh halime uygun kitaplar okudum. Mesela en son bitirdiğim kitap Şenlikli Bir Cinayet adını taşıyor. <img class="alignleft size-full wp-image-2966" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/07/senlikli1.jpg" alt="senlikli1" width="250" height="389" />Hem şenlik var hem cinayet, tam bana göre! Yazarı Gilbert Adair&#8217;in Türkçe&#8217;de daha önce yayınlanmış başka kitapları da varmış, ama ben kendisini bu kitapla tanıdım ve açıkçası diğer kitaplarının da bu kalibrede olup olmadığını öğrenme arzusu uyandırdı bende (Misal ilk kitaplarından birinin adı Postmodernci Kapıyı İki Kere Çalar.   İnsan merak ediyor, postacı değil miydi o?)</p>
<p>Neyse, gelelim Şenlikli Bir Cinayet&#8217;e. <span id="more-2964"></span></p>
<p>Kitabın konusu 1930&#8242;lu yıllarda İngiltere&#8217;de taşradaki ffolkes Malikanesinde, bir Noel kutlaması sırasında geçiyor. Kutlamayı yapmak üzere toplanmış bulunan konuklar kasabanın papazı ve eşi, doktoru ve eşi, artık yaşlanmış ama hala şuh bir tiyatro oyuncusu, dedektif romanları yazarı bir hanım, malikanenin sahibi Albay ffolkes ve eşi Mary  ile kızları Selina&#8217;nın iki arkadaşından oluşuyor. Selina&#8217;nın son anda ailesine haber vermeden kutlamaya getirdiği küstah dedikodu yazarı Raymond Gentry&#8217;nin kalbinden vurulmuş cesedinin tavanarasında kilitli bir odada bulunmasıyla açılıyor roman. Noel zamanı her yeri karlar kaplamış olduğundan ve telefonlar da çalışmadığından, polis gelene kadar ne yapacaklarına bir türlü karar veremeyip sonunda yakında oturan yeni emekli olmuş Scotland Yard polis müfettişi komşuları Trubshawe&#8217;a haber veriyorlar.  Trubshawe geldikten sonra, polis mekana ulaşana kadar konukların gönüllü olarak ifadelerini almaya başlıyor. Bu sırada konukların hepsinin geçmişlerinde sırlar olduğu ve Gentry&#8217;nin bir şekilde herkesi çok huzursuz ettiği, orada bulunan nerdeyse herkesin onu öldürmek için bir nedeni olduğu ortaya çıkıyor. Gerçekse, görünenden çok farklı. </p>
<p>Kitabın arka kapağında yazdığı gibi, dedektif romanlarının altın çağına ve olayları çözmek için gri beyin hücrelerini çalıştıran dedektiflere göndermeler yapan eğlenceli bir parodi. Agatha Christie dönemi yazarların kitaplarından aşina olduğumuz tüm klişeler ince ince işlenerek hikayeye eklenmiş, mizah yönü zekice kurgulanmış bir kitap. Orjinal adı da &#8220;the Act of Roger Murgatroyd&#8221;-adı bile Agatha Christie&#8217;nin kült romanlarından &#8221;The Murder of Roger Ackroyd&#8221;u anımsatıyor.  Bu sıcaklarda sizi bunaltmayacak, keyifli bir arkadaş arıyorsanız doğru kitap.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.neokudum.com/kurgu/senlikli-bir-cinayet-gilbert-adair/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi – Umberto Eco</title>
		<link>http://www.neokudum.com/kurgu/kralice-loana%e2%80%99nin-gizemli-alevi-%e2%80%93-umberto-eco/</link>
		<comments>http://www.neokudum.com/kurgu/kralice-loana%e2%80%99nin-gizemli-alevi-%e2%80%93-umberto-eco/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Jul 2010 11:30:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nazimo</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kurgu]]></category>

		<category><![CDATA[Kraliçe Loana'nın Gizemli Alevi]]></category>

		<category><![CDATA[Umberto Eco]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.neokudum.com/?p=2952</guid>
		<description><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-full wp-image-2953" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/07/kralice.jpg" alt="kralice" width="200" height="286" />Giambattista Bodoni 25 Nisan 1991 tarihinde başına gelen kaza nedeniyle daldığı derin uykudan uyandığında, ne adının Giambattista Bodoni olduğunu, ne içinde bulunduğu yılı,  ne de Paola adında bir karısı, 2 kızı ve 3 torunu olduğunu hatırlıyordu ama Napolyon döneminde yaşamış ünlü bir matbaacı olan  adaşı Giambattista Bodoni’yi gayet iyi hatırlıyordu. Bodoni’nin başına gelen kaza her ne ise –bunu hiç bir zaman öğrenemiyoruz- hafızasında sıra dışı bir hasar bırakmış; tüm entelektüel bilgi birikimi yerli yerinde dururken, şahsına ait tüm anılarını elinden&#8230;</p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-full wp-image-2953" src="http://www.neokudum.com/wp-content/uploads/2010/07/kralice.jpg" alt="kralice" width="200" height="286" />Giambattista Bodoni 25 Nisan 1991 tarihinde başına gelen kaza nedeniyle daldığı derin uykudan uyandığında, ne adının Giambattista Bodoni olduğunu, ne içinde bulunduğu yılı,  ne de Paola adında bir karısı, 2 kızı ve 3 torunu olduğunu hatırlıyordu ama Napolyon döneminde yaşamış ünlü bir matbaacı olan  adaşı Giambattista Bodoni’yi gayet iyi hatırlıyordu. Bodoni’nin başına gelen kaza her ne ise –bunu hiç bir zaman öğrenemiyoruz- hafızasında sıra dışı bir hasar bırakmış; tüm entelektüel bilgi birikimi yerli yerinde dururken, şahsına ait tüm anılarını elinden almıştı.  Giambattista Bodoni ya da ailesinin ona seslendiği adıyla Yambo artık geçmişi olmayan bir adamdı. </p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-2952"></span>Hastaneden evine dönen Yambo, hem ailesiyle, hem dostlarıyla hem de işiyle yeniden tanışmak zorundaydı. Bir karısı olması güzeldi, Paola tatlı ve anlayışlı bir kadına benziyordu ama kazadan önce onunla ilişkisi nasıldı, bunca yılın ardından onu hala seviyor muydu, çok sık kavga ederler miydi? Bunların hiç birini hatırlamıyordu. Kendisinin sahaf olduğunu söylemişlerdi. İş yerine gittiğinde sahip olduğu eski kitaplar karşısında şaşkınlığa kapıldı. Çok kıymetli kitapları vardı. Her bir kitabın basım yılına, basıldığı matbaaya, dizgisine, cildine baktığında o kitabın kıymetini, değerini, nerede satılabileceğini biliyordu ama o kitabın sahibi olduğunu, ne zaman ve nereden aldığını hatırlamıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Doktoru hafızasının zaman içinde yerine geleceğini söylüyordu. Aradan günler geçmesine rağmen hafızasında geriye gelen hiç bir şey yoktu. Karısının önerisi üzerine, hatırlamasına yardım eder umuduyla, çocukluğunun geçtiği ve dedesinden kendisine kalan Solaro’daki kır evine gitti. Günler boyunca evin tavan arasında bulduğu, çocukluğunun ve ilk gençliğinin geçtiği yıllara ait kitapları, dergileri karıştırdı, plakları dinledi. 1931 doğumlu Bodini’nin çocukluğu, İtalya’da faşizmin hüküm sürdüğü yıllarda  2. Dünya Savaşının gölgesinde geçmişti. Evde bulduğu dergi ve kitapları deli gibi okuyarak, resimlerine bakarak, bunların kendisini nasıl etkilemiş olabileceğini düşünerek kendisine bir geçmiş inşa etmeye çalışıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Yambo, bu dokümanları karıştırırken, dergilerde, çizgi romanlarda, okul kitaplarında, şarkılarda, marşlarda yani İtalyan’ın kısa tarihinde Faşizmin çocukların beyinlerine, insanların beyinlerine ekilmesi için nasıl bir politika izlendiğini, kendisine ait hiç bir önyargısı olmaksızın -çünkü hatırlamıyor- görme ve irdeleme şansını da buluyor. İtalya’nın o dönemdeki dış politikasına bağlı olarak kitaplarda öne çıkan temalara, çizgi romanlarda değişen kahraman isimlerine, şarkı sözlerindeki değişikliklere yazarla birlikte biz de tanıklık ediyoruz. Üstelik yazar, tavan arasında bulduğu, dokunduğu ve kendisi için önemli olan tüm dokümanları bizimle paylaşıyor. Kitap çok sayıda renkli görseli de içinde barındırıyor. Eski kitap kapakları, dergi sayfaları, gravürler, pullar, çizgi roman sayfaları, dünyanın dört bir yanından toplanmış sigara paketleri, eski çay kutuları, kahve kutuları, şişeler, resimler, fotoğraflar, ders kitapları, oyuncaklar, gazeteler, ilanlar, kompozisyon ödevleri&#8230;&#8230; </p>
<p style="text-align: justify;">Daha sonra Yambo’nun geçmişini hatırlamasına tanık oluyoruz. Kaybettiği tüm hatıraları, bir bir sırasıyla hafızasına geri geliyor ve geriye gelenleri de bizimle paylaşıyor. Bu bölümde hem Yambo’nun hayatını öğreniyoruz, hem de Yambo’nun gerçek hayatı ile, ön yargılarını unutmuş Yambo’nun tavan arası araştırmalarıyla kendisine yakıştırdığı hayatı arasındaki farkı görüyoruz. Bu karşılaştırma da okuyucu için şaşırtıcı oluyor.  Ayrıca kırık bir aşk hikayesine de tanıklık ediyoruz, tohumları tıpkı faşizm gibi çok genç yaşlarda atılmış, bir türlü tamamen unutulamamış  kırık bir aşk hikayesine&#8230;.. </p>
<p style="text-align: justify;">Kitapda beni en çok etkileyen kısım; Yambo’nun Sorano’da gittiği kilisenin bahçesinde arkadaşlık ettiği, veremli, dinsiz, anarşist ruhlu Garangola’nın neden yanında neşter taşıdığına dair yaptığı açıklamadır;</p>
<p style="text-align: justify;">“<em>Adi adamın tekiyim de ondan. Bildiğim ve yaptığım şeyler yüzünden SS’ler ya da Kara Gömlekliler beni bir gün ellerine geçirirlerse, işkence yaparlar. İşkence yaparlarsa konuşurum, çünkü acıdan korkarım ben. Konuşursam da arkadaşlarımı ölüme yollarım. Onun için yakaladıklarında bu neşterle boğazımı keseceğim. Canım acımaz, bir saniyede şak diye keserim. Böylece herkese kazığı atmış olurum: önce hiçbir şey öğrenemeyecekleri için faşistlere, sonra günah olduğu halde intihar ettiğim için rahiplere, sonra da Tanrı’ya, onun karar verdiği zaman değil, dilediğim zaman öldüğüm için. Al sana.</em>”</p>
<p style="text-align: justify;">Keşke her korkak böyle olsa demek istiyorum &#8230; <img src='http://www.neokudum.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> </p>
<p style="text-align: justify;">Kitabı özünde beğendim, özellikle içindeki görseller çok hoşuma gitti. Ama tüm okuma boyunca şu fikri kafamdan atamadım. Eminim bu kitap bir İtalyan okuyucu için çok daha özel olacaktır. Bir şekilde orada anlatılan kitaplar, dergiler, çizgi roman kahramanları hayatının bir köşesine değmiş olacak, ona benden çok daha kolay ulaşacak, hatta içini ısıtacaktır. Ben kitaptaki dokümanlara biraz yabancılık çektim. Yambo İtalyanca dışında İngilizce ve Fransızca da konuşuyor. Dolayısıyla zaman zaman hafızasına çeşitli kitaplardan alınmış Fransızca ve İngilizce metinler de geliyor. Ama çevirmen bu satırları dip not koymaksızın kendi orijinal dilleriyle metin içinde bırakmış. Bu nedenle metinde anlamı kuvvetlendiren bir şeyleri kaçırıp kaçırmadığımızı bilemiyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">Solaro’da bir tavan arasını Yambo’yla birlikte karıştırmaktan büyük keyif aldım. Her okuyucunun da kendi geçmişi ve bilgi birikimi doğrultusunda bu serüvende farklı lezzetler bulacağına inanıyorum. Meraklılarına duyurulur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.neokudum.com/kurgu/kralice-loana%e2%80%99nin-gizemli-alevi-%e2%80%93-umberto-eco/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>
