Boyumdan büyük işlere kalkıştığımı hissediyorum. Yine de bir hevesle ve umutla okuyup paylaşmak istedim. Tabi kitapla aramda belli bir mesafe kaldı yine de.
Nietzsche’den her zaman bir beklentim olmuştur, sanki içine hapsolduğum kalıpları kırmak için bana yol gösterecek, etkili bir reçete verecek gibi, ya da ne bileyim bir aydınlanma yaşamayı umarım kitaplarında. Sonra da kavramlar, olgular, filozofun kendi iç çatışmaları arasında sıkışırım, neden bahsedildiğini bilemez halde bitiririm okumayı. Çağa Aykırı Düşünceler isimli çalışmanın dört bölümünden birisi olan bu kitapta da, kaybolduğum yerler oldu, yine de sonunda umudum boşa çıkmadı.
Goethe’nin sözlerini * yazısının başına alarak, öncelikle faydacı bir bakış açısını benimseyeceğini belirten Nietzsche; bu faydanın da tarih bilgisinin hayata, kişiye ve eylemlerine değer katması olduğunu söylüyor. Ayrıca şunun da üzerinde önemle duruyor: tarihe önem ve değer vermenin de bir ölçüsü olmalıdır, salt bilim olarak tarih, insanlığın bir bilançosu olur, tarih gelecek için bir güven sağlamalı, ileriye gitmek için umut vermelidir. Tarih içindeki üstün insanları ve başarı hikayelerini, dünyanın nasıl değiştirildiğini görüp; dünyayı değiştirme umudu, üstün insanlardan biri olmanın mümkün olduğu inancı hissedilmelidir.
Nietzsche, kültürün ve tarihin insanları sisteme faydalı olmaları için çağın amacına uygun biçimde yönlendirdiğini söylüyor. O zaman için, belki çok aykırı olan bu düşünce, günümüzde artık bilinen bir gerçek. Ayrıca bilimin ekonomiye faydası olduğu oranda saygınlaşmasını eleştiren filozof acaba bu günün bilimi tüketen halini görse ne düşünürdü? Bir yandan da Nietzsche’nin hızlı ilerlemeye karşı bir tavrı olduğunu hissediyoruz, ilerlemeye değil ama içselleştirmeden, üreteni tüketircesine bir hız ile ilerlemeye karşı. O günün hızlı üretim çabasındaki bilim insanlarını sık yumurtlayan ve tükenen tavuklara benzetiyor. Ayrıca bilimin popülerleşmesini de kötüye kullanma, çocuksulaştırma hatta kadınsılaştırma** olarak görüyor.
Nietzsche hem tarih hem de toplum için benzer şekilde düşünüyor, gerçekten önemli olan için var olan yığınlar. Bu yığın üç nedenden ilgisini çekiyor, 1. Büyük adamların silik kopyaları, müsvetteleri olmaları sebebi ile, 2. Büyük adamların ve fikirlerin karşısında engelleyici bir güç olabilmeleri nedeni ile, 3. Büyük adamları tarihte yücelten araç olması nedeni ile. “Nesnellik ile adaletin birbiriyle hiçbir ilgisi yoktur.”
Tarihin nasıl incelenmesi gerektiği ve bu inceleme yöntemlerinin olumlu – olumsuz yönleri üzerine oldukça ilginç fikirlerle karşılaşıyoruz. Tarih bilgisinin üç çeşit yaklaşımı var,
1. Anıtsal
2. Korumacı
3. Eleştirici
Benim ilgimi korumacı tarih anlayışı üzerine düşündükleri çekti. Mimaride ve şehircilikte özellikle restorasyon ve tarihi çevrenin korunması ile ilgili çalışmalarda kullanılan korumacı yaklaşımı felsefi açıdan eleştiriyor. Bu yaklaşımın muhafazakarlığı ile gelişimi engelleyeceğini, geçmişe sevgi ile bağlı olma durumundan dolayı da tarihin hiçbir ayıklama yapılmadan olduğu gibi kabul edilmesini eleştiriyor. Bu kabul ediş siyasi, sanatsal, sosyal veya tarihi olabilir. Yeni olanı geri çevirmeden eskiye bağlı olmanın bu korumacı anlayış ile mümkün olamayacağının altını çiziyor. “Eskiye bağlı tarih, yaşamı korumayı bilir yalnızca, yaratmayı değil…” “Yalnız geleceği kuran kimsenin geçmişi yargılamaya hakkı vardır.”
Nietzsche’ye göre tarihi tarafsız bir gözle incelemek de bizi ondan uzaklaştırabilir, bu durumda ona sahip çıkamaz, geçmişteki her şeyi doğru kabul eder her şeye boyun eğeriz. “Her şeyi yansız bir gözle görmek hiçbir şeye öfkelenmemek, hiçbir şeyi sevmemek, her şeyi kavramak, nasıl da yumuşak ve eğik başlı yapar insanı…” Tarihi değiştirilemez gibi kabul etmek, ahlak olarak insanı sarsar, kişi tarihin bu gün ile ilişkisi doğru çözümleyip, geleceğe dair çalışmalar için tarihi kullanmalı, gerekirse yeniden yorumlayabilmelidir. Tarihin kalıplar oluşturacak, özgür düşünceyi engelleyecek şekilde kullanıldığını unutmamalıdır.
Kültür olarak tarih bilgisi de Nietzsche’ye göre insanı içten zayıflatır, ikiye böler. İnsan, doğasını eleştirmek ile geçmişine sahip çıkmak duyguları arasında sıkışır, kendinden emin olamaz ve zayıf düşer. Burada zayıf düşen modern insandır. Çünkü o çağların üzerinde yer aldığını düşünür ve tüm tarihi benimsemeye çalışır. Burada yazar örnek olarak Yunan tarihini bilmenin bir kültür meselesi olmasını, ancak bir Yunanlıyı bugüne getirecek olsak onu ilkel bulacağımızı gösteriyor. Yani kültür nesnesi olan tarih, aslında içinde kültür bulundurmuyor. Önemli olan bu tarih bilgisini yorumlamak ve yorum yaparken, yaşarken kullanabilmektir.
Nietzsche, modern insanın bir yanılgısının da tarihi inceleyip eleştirirken kendisini en üst noktada görmesi olduğunu söylüyor. Öyle zannediyorum ki bu yanılgı dünya savaşları ve sömürü düzeninin insanlığın çoğunu sefalete ve savaşlara sürüklemesi sonrasında değişti. Bu gün de en kötü noktada olduğumuz, dünyanın sonunu getirecek kadar yıkıcı olduğumuz fikri ile yaşamaya çalışıyoruz.
Tarihin din ile ilişkisi ya da din tarihi de filozofun gözünden kaçmamış, kilise için objektif bir tarih incelemesinin zarar verici olacağını, bir yanda da kişi için inanç sistemlerinin gelip geçiciliğini görmenin bireyin kendisini yersi yurtsuz hissetmesine neden olacağını belirtiyor.
“Tarih problemini tarihin kendisi çözmek zorundadır.”
Kültür, “kültür” kavramını ve aydınları sarsacak olsa bile yine de her harekette hayata sinmeli, kişi kendini bilmek için her an gerekirse yıkıcı olmayı göze alarak çalışmalıdır. Önce yaşam bilgisine sahip olunmalıdır, sonra o yaşam bilgisini donatacak kültür ve tarih bilinci gelmelidir. Yaşam bilgisinin eksikliğinde kültür ve tarih bilgisi özgürleştirici olamaz, bireyi sadece bildiklerine tutsak eder.
*”Etkinliğimi arttırmadan ya da doğrudan doğruya canladırıp (yaşamıma) bir şey katmadan bana yalnızca bilgi veren her şeyden nefret ediyorum.” Goethe.
**”Edebimle susuyorum.” Dulcinea