
“Doreen gittikten sonra yapmam gereken şeyleri neden yapamadığımı düşündüm. Yorgun ve hüzünlü hissettim kendimi. Sonra, neden Doreen gibi yapmamam gereken şeyleri de yapamadığımı düşündüm ve kendimi daha da yorgun ve hüzünlü hissettim.”
Sırça Fanus Modern Amerikan Edebiyatı’nın şiirleri, kişiliği ve tirajik ölümü ile efsaneleşen yazarı Sylvia Plath’in tek romanı.
Ruhsal bunalımlar yaşayan bir üniversite öğrencisinin hastalanma-tedavi -hayata kaldığı yerden devam etme sürecini anlatan yarı otobiyografik romanın arka planında ise 50’li yılların Amerika’ sı var. Kadın artık iş yaşamındadır. Ama hala kız kolejlerinden mezun olur, iş seyahatlerinde yalnızca kadınların konaklayabildikleri otellerde kalır ve öngörülen en parlak kariyer ise genç, yakışıklı ve zengin bir patronun – daha sonra karısı olmak üzere- sekreteri olmaktır. Tüm bu toplumsal dayatmaların yanında baskıcı bir anne ve bir de Mc Carthy döneminin aydınlara yönelik acımasız politikaları hayli hassas ve sıra dışı bir kişiliğe sahip kahramanımızı –ya da yazarımızı- intihara sürükler. Birkaç denemenin sonunda Sylvia Plath 1963 yılında toplum ve kişiliği arasındaki büyük çelişkinin kanıtı olan 2 küçük çocuğu ve boşanmak üzere olduğu eşini geride bırakarak intihar eder.
Ruhsal bunalımlara eşlik eden ölüm düşüncesi ve isteği edebiyatta oldukça sık işlenen bir konudur. İçinizi karartıp bir acıma hissiyle duruma göre “aslında ne kadar da şanslı” ya da “yalnız” olmadığınızı hatırlatırlar. Ama bu roman farklı. Okuduğum en eğlenceli “bunalım” romanıydı. Yazarın ayrıntılar konusundaki keskin gözlemciliği, akıcı ve yalın dili ve kendi bunalımı hakkında bile eleştirel ve alaycı yaklaşımı beni oldukça etkiledi. Büyük ve ihtişamlı intihar sahneleri yerine annesinin sarı sabahlığının kurdele kuşağını boynuna geçirip bütün gün evde kendini asacak uygun bir yer aramasını, bulamayınca da kalın ahşap kirişleri olan büyükannesinin satılan evini hatırlayıp hayıflanmasını okurken aslında her zaman ve her yerde “sadece insan” olduğunuzu hatırlıyorsunuz.