
Amerika’da orta sınıf bir ev kadını. Evlenmek için işini bırakmış ve hayatını kocasına ve çocuklarına adamıştır. Ama artık çocukları büyümüştür ve kocasının kaçamaklarına göz yummak istemediği zamanlara ermiştir ev hanımımız. Tam da bu can sıkıntıları içinde boğuşurken sevgili kocacığı – madem evdeki yük de azalmıştır- sevgili karıcığına oyalanabileceği bir iş bulur. Hem yorulmayacaktır, hem can sıkıntısına derman olacaktır. Az para kazanacaktır kuşkusuz ama, zaten paraya da ihtiyaçları yoktur çok şükür.
Sevgili kocanın, sevgili karıcığına bulduğu iş, bir yayınevinin bir çeşit editörlüğüdür. Bir çeşit diyorum, çünkü birilerinin yardımcısının yardımcısının yardımcısı olacaktır Ella.
Eline gelen ilk kitap -kaderin bir cilvesi olarak- Aziz Zahara adlı birinin yazdığı Mevlana ve Şems arasındaki aşkı anlatan romandır.
Şems çocukluğundan beri, diğer çocuklardan farklı bir çocuktur. Tek derdi vardır, kendisini anlayabilecek birini bulmak. Bu arayış Mevlana’yı bulana kadar sürecektir. Mevlana’yı ilk gördüğünde Şems aslında onu bulduğundan emindi. Ama yine de bir soru ile bunu tasdik etmek istedi. Ona o yıllarca kimsenin cevaplayamadığı kendine has sorularından birini sordu. “Ey Müslümanların imamı, peygamberimiz Hz.Muhammed mi büyüktür yoksa Beyazid Bistami mi?” Şems hangi cevabı alacağını herkes gibi çok iyi biliyordu ama amacı o sorunun cevabı değil cevabın nasıl geleceği idi.Mevlana şöyle dedi; “bu nasıl soru be adam tabi ki Muhammed büyüktür. böyle sual olur mu?” Şems bunun üzerine o kazıklar kazığı soruyu sordu. Peki ya müslümanların imamı sen böyle dedin ama o zaman bana şunu açıkla, Hz.Muhammed, Allah’a yakarırken neden, “Allahım senin vecihini bilemedik seni anlayamadık seni tenzih ederim” derken, Bistami ise; “Ben kendimi tenzih ederim, abamın altındaki vücudumun her hücresinde Allah vardır.” diyebilmiştir. Neden Bistami onu bulduğunu söyleyip, peygamber ise bulamadığını söylemiştir. Mevlana sorunun sıradan bir soru olmadığını anlayıp cevabını vermiştir; “peygamber efendimiz o kadar manevi susuzluk çekiyordu ki onu her gün buluyor ve sonra tekrar daha yüksek mertebeden ona ulaşıyor ve sonra yine tekrar daha yüksek mertebeden ona kavuşuyordu. Bunları her gün ve her an yaşıyordu. Ona kanamamıştı bir türlü. Bistami ise, o kadar susuz değildi, ilk bulduğu pınarda suya kandı ve onu bulduğunu düşündü.” der. Cevabı alan Şems kendinden geçmiş ve aradığı kişinin o olduğundan emin olmuştur.”
Mevlana ile Şems birbirlerini bulduklarında, ne Mevlana ne de Şems eskisi gibi olmayacaktır artık. Diğer insanların hiç anlamadıkları, hiç de anlamayacakları bir ilişki vardır aralarında. Saatlerce hatta günlerce yalnız kalırlar. Şems Mevlana’nın en kıymetlisi olmuştur ve Mevlana her şeyden elini eteğini çekmiştir. Bu durum herkesi rahatsız etmeye başlamıştır. Özellikle de Mevlana’nın ailesini. Baskılar sonucu Şems bir süre uzaklaşsa da, bir süre sonra geri döner. Çünkü Mevlana onun yokluğuna dayanamaz ve ailesi Şems’in dönüşüne izin vermek zorunda kalır.
Özellikle de Mevlana’nın oğlu Alaaddin, kendisini ihmal edilmiş hissetmektedir. Artık babasını hemen hemen hiç görememektedir. Çocukluğundan beri aşık olduğu, evlatlık olan Kimya Hatun da Şems ile evlendirildiğinde, Şems’e düşmanlığı iyice artmıştır.
Kimya Hatun Şems’i görür görmez ona aşık olmuştur. Onunla evlenmeyi büyük bir mutlulukla kabul eder. Şems ise, ona asla dokunmayacaktır. Kimya Hatun buna o kadar üzülür ki, üzüntüsünden hasta olur ve bir süre sonra da ölür.
Alaaddin için bu bardağı taşıran damladır. Şems bir kuyuya atılarak öldürülür. Mevlana bu ölümü kabullenemez hatta inanmaz. Zaten onu bulmak değil, aramak daha güzeldir. Bu sürede Divan-ı Şems-i Tebrizi adlı eserini yazar.
Bu kitabı biz Ella ile birlikte okuruz. Kitabın okunma süresince Ella ve Aziz Zahara, birbirlerini tanırlar ve aşık olurlar. Ella aşkının peşinden gitmeye karar verir ve evini terk ederek Aziz Zahara ile aşkını yaşar.
Eğer bu kitabı okudunuz ve sevdiyseniz, bundan sonraki kısmı lütfen okumayın!!!
Eğer bu kitabı okumadınız ama okumayı düşünüyorsanız, açın bir ansiklopedi ve Mevlana ve Şems maddelerini okuyun bu kitap yerine. Mevlana ve Şems ile ilgili yazılmış ve edebi değeri daha yüksek ansiklopedi maddeleri, hatta ödev kompozisyonları okudum.
Çünkü bu kitapta bizler (nedense) bir batılı gözünden Mevlana – Şems aşkını ve ilişkisini okumaya davet ediliyoruz. Memleketin tam ortasında olmaklığıyla bize aslında pek yakın olan Konya’ya taaa Amerika’dan bakmamız bekleniyor yani. Bir batılı edasında doğuya bakıp şaşırmamız bekleniyor. Bâtınîliğe değil, batılılığa davet ediyor Elif Şafak bizleri. Orient’in tam ortasında oryantalizm yapmanın mümkün olduğunu görüyoruz bu romanda.
Kitapta özellikle Kimya Hatun’un olduğu kısımlara çok takıldım. 800 yıl önceki olaylara bugünden bakmanın içerdiği pek çok sakıncadan biri de, rivayetleri ayıklayamamak elbette. Ama rivayetlerden biri , Kimya Hatun’un aslında Alaaddin’e çocukluğundan beri aşık olduğu, Şems ile zorla evlendirildiği, Şems’in bir gün ikisini yan yana görünce kıskançlıkla Kimya Hatun’u döverek öldürdüğü yönünde. Açık konuşmak gerekirse bu bana “aşkından ve kendisine dokunulmamasından duyduğu hüsranla üzüntüden öldü” açıklamasından daha akla yakın geliyor.
Örneğin Şems ile Kimya Hatun arasındaki bir çok diyalogda, Kimya Hatun sorular sorar Şems’e. Roman kurgusu içinde bizim adımıza sorar bu soruları. Şems bize anlatır yani. Bizim ikna olmadığımız yerlere Kimya Hatun’un bu denli çabuk ikna olması, okuyan herkesin aklına gelen o bir sonraki hayati soruyu asla sormaması şüphelidir oysa. Çünkü Kimya Hatun biz sıradan okuyucudan çok daha özel biridir. Özel biri olduğu için evlat edinildiği söylenmiştir bize. Dolayısıyla bu kısımları ben, Elif Şafak’ın iç konuşması gibi mi okumalıyız acaba dedim. Okuyucuyu ikna etmenin, kendi kendini ikna etmek kadar kolay olmadığını bildiğine eminim yazarın. Tebrizi bizi bâtınîliğe davet ederken, yazarımız zahirî ile yetineceğimizi umuyor sanırım. Bize neyi anlattığını merak etmeden duramıyorum bu kısmın. Olsa olsa, Elif Şafak’ın ikna olduğunun, diğer bir ifadeyle malumun ilamıdır bu diye düşünüyorum.
Kitabın sonundaki kaynakça kısmı da çok takıldığım yerlerden biri oldu. Elif Şafak tüm okumasını buradan değil, oradan yapmış zaten. Dolayısıyla buradan değil oradan anlatıyor burayı. Burada niye bu kadar tutuldu anlamam mümkün değil. Ayrıca Pembe kapak / Gri kapak konusuna girmeye bile korkuyorum kendimi tutamayacağım diye. Elif Şafak’ın “Mahrem” zamanlarına dönmesini dilerdim.