
Ne zamandır okumak istiyordum Hasan Ali Toptaş’ı. Hakkında okuduklarım, duyduklarım beni etkilemişti. Bir de yazarın kitaplarının İletişim Yayınevi’nden çıkıyor olması da bu isteği perçinledi. ( Bazı yayınevlerine karşı sempatim var nedendir bilmem ne çıkarsalar okumak istiyorum.)
Kitabın arka kapağında “Sadece Hasan Ali Toptaş okumak için bile Türkçe öğrenmeye değer.” ( Frankfurter Allgemeine Zeitung) diye bir tümce var. Çok iddialı bir söylemdi ve kitaptan beklentim gittikçe artıyordu. Bu tümce bana şunu da düşündürdü: Çok beğendiğim çeviri kitaplarını kendi dillerinde okuyabiliyor olsaydım bu beğenimin üstüne daha ne kadar eklenirdi? Beğeni sınırı ne kadar çok ile ifade edilebilir?
Metinlerini varoluş ve yok oluş üzerine kurarak varoluşçuluğu taşraya taşımasıyla özgünlük kazanan, tıpkı Kafka gibi sade dilinde yükselen müzikle giderek hayatı yazıya, yazıyı ise büyülü bir hayata benzeten yazar… diye tarif ediliyor yazar.
Kitap bir köyde geçiyor ama kentte bir berber dükkânıyla da ilişkileniyor. Köyde enteresan bir şekilde insanlar kayboluyor. Önce köyün berberi Cıngıl Nuri kaybolur. Ruhum daralıyor diyerek evden çıkar Nuri ve dönmez. Nuri’yi arama çalışmaları sonuç vermez. Nuri’nin karısı umutsuz çırpınışları da görülür. Sonra Reşit’in kızı Güvercin kaybolur. Muhtar gittikçe şaşırmaktadır. Kabullenemez bir genç kızın kendi kendine kaybolmasını. Cennet’in oğlunu suçlu olarak seçilir. Kızı kaçırdığından şüphelenilen Cennet’in oğlu muhtar ve bekçi tarafından dövülür. Bundan sonra o da delinir. Artık o da yoktur.
“Göz göre göre yok olmuştu o; kendi görünürlüğünün derinliklerine çekilmişti. Her gün her yerde karşılaşılacaktı eskisi gibi, sesi işitilip kokusu duyulacak, ama asla ona ulaşılamayacaktı. Herhalde kendi varlığına karışarak yok olmak en akıllıca yöntemdi. Belki de bu yüzden delirmişti Cennet’in oğlu; kendini kendine gömebilmesi için delirmesi, delirmesi için de herkesten akıllı davranması gerekmişti.”
Bunlar olurken köye yeni berber gelir. Bir zaman sonra Nuri geri döner. Ama kimse tatmin olmaz Nuri’nin açıklamalarından. Muhtar çıldırmış gibidir anlam veremez. Herkes hiç yaşamamış gibidir. Belki de köy de yoktur diye düşünür. Bir gün çıkar ilçeye gidiyorum diye aradan oldukça uzun zaman geçer gelmez muhtar. Bu sırada Rıza’nın oğlunu eniştesi Reşit’in atı köy meydanında ayaklarının altında çiğneyerek öldürür. Ramazan aslında Rıza’nın değil bekçinin oğludur. Bekçi bütün bunlara dayanamaz. Muhtar da olmadığından ne yapacağını bilemez. Kendini soyutlar bütün köyden kimseye anlatamaz üzüntüsünü. Muhtarlığın önünde otururken bir gün uzakta Cennet’in oğlu görünür. Sırtında Güvercin vardır. Cennet’in oğlunu korumak için bekçi onu muhtarın odasına koymak ister. Kapıyı kırdığında gözlerine inanamaz muhtar ordadır ve ölü vücudundan anlaşıldığına göre de uzun zaman orada kalmıştır. Güvercin hamiledir. Cennet’in oğlu suçlanır. Ama o inkâr eder. Günlerce kapalı kalır. Bekçi dayanamaz ve dışarı bırakır onu. Artık ne olacaksa olsun der. Reşit kızı Güvercin’i ahıra kapatır bunu ona kimin yaptığını söyleyene kadar orada tutacaktır onu. Kız konuşmaz. Cennet’in oğlu yeniden yılanlarla oynamaya başlar ve bir gün beline inanılmaz biçimde ölür. Güvercin de doğurur.
Kitapta ki olaylar böyle gelişirken kitabın insanı içine alan diliyle yukarda basitçe anlatılmış olayları çok özgün bir biçimde derinleştiriyor yazar. Kitapta zamanın ve mekânın, karakterlerin iç içe geçmişliği sizi kitabın içine alıyor. Kitabın sonuna geldiğimde yüzüme yerleşen bir tebessümle kitabın kapağını kapattım ve şaşırdım. Sizde de bu etkiyi yaratacağını düşünüyorum. Kesinlikle okunmaya değer bir yazar ve kitap olduğunu düşünüyorum.
Kitap Ümit Ünal tarafından sinemaya uyarlanmış ve 2008 yılında film gösterime girmiş. Henüz filmi izlemedim o yüzden yorum yapamıyorum.