
“İsa Bu Köye Uğramadı” Carlo Levi’nin en çok bilinen kitabı ve maalesef Türkçe’ye çevrilen de tek kitabı. Kitabı okuduktan sonra diğerlerinin niye çevrilmediğini çok merak ettim ve bundan mahrum kaldığım için de çok üzüldüm. Doğum günümde bu kitabı bana hediye eden arkadaşıma da teşekkür borçluyum dünyamı büyüttüğü için.
Kitap otobiyografik ögeler taşıyor. Carlo Levi’yi tanımlamak için şunları mutlaka söylemek gerekiyor: yazar, doktor, aktivist, antifaşist.
Dolayısıyla 1934 yılında Gran Consiglio del Fascismo (http://en.wikipedia.org/wiki/Grand_Council_of_Fascism) tarafından tutuklanmış ve 1935 yılında da sürgüne yollanmış. Sürgün sırasında da bir yıl kadar Aliano köyünde kalmış. Köyün adını değiştirmek suretiyle de bu süreci roman haline getirmiş.
http://video.google.com/videoplay?docid=8146960952067492938#

Carlo Levi’nin fırçasından Aliano
Kitap yazarın yine ressam ve hekim kimliğiyle sürgün olarak gönderildiği yerleri ve insanları anlatmasından oluşuyor. Dışarıdan gelip köylülerin arasında yaşayan bir aydın olarak; hem içerden hem de dışardan bakmayı ve üstelik bize de göstermeyi başarmış tüm açıklığıyla. O zaman da İtalya’da keskin bir güney-kuzey ayrımı varmış. Bugün hala çözülememiş olan sorunlar, o zaman da ağırlığını hissettiriyormuş. Kitabın sonunda bu duruma kendi çözümlerini getirmiş yazar ve durum olduğu şekliyle devam ederse, zaman içersinde çelişkilerin daha da keskinleşeceği konusunda uyarısını yapmış. Bugün biliyoruz ki, zaman yazarı maalesef haklı çıkarmış.

Carlo Levi’nin Aliano’da 1935/36 yıllarında sürgünde olduğu zamanlar yaşadığı ev
Köyde muhtar, hekim, rahip, jandarma, küçük esnaf ve elbette köylüler var. Bu küçük insan topluluğunda bile iktidar kavgaları yaşanıyor. Oysa köylülerin zaten elinde avucunda pek bir şey yok, hastalıklardan özellikle de sıtmadan kırılıyorlar, tarlaları verimsiz ve karınlarını zor doyuruyorlar.
Yazarımız hekim olduğu için köylüler ilk önce ondan hastalarını tedavi etmelerini isteseler de, hekimlik yapması yasak olduğu için, dahası diğer hekimler bu konuda kendisini uyardığı için pek yanaşmıyor önceleri. Köydeki hekimlerin ikisinin de ehil olmaması sebebiyle bir süre sonra mecbur kalıyor. “…çok geçmeden onun bilgisizliğinin daha beter olduğunu anlıyorum. Hiçbir şey bildiği yok, hep kafadan atıyor. Tek bildiği şey şu: Köylü dediğin ya onu çağıracak ya da onun ayağına gidecek, buna karşılık kendisine para ve şunu bunu verecek. Eline geçirebildiği köylülerden, eline geçiremediklerinin parasını alıyor. Hekimlik mesleği onun için derebeylik haklarına benzer bir haktır, köylü kısmının ölüm kalım işleri ona verilmiştir.Ama zavallı hastalar yan çiziyor anlaşılan bu kutsal hakkına; o da küplere biniyor. Bir canavar hıncı var içinde zavallı köylü sürüsüne karşı. Bu hınçla öldürdüğü köylülerin az olması hiç de onun iyi niyetinden ötürü değildi; hepsini öldüremiyordu, çünkü bir insanı öldürmek için bile biraz olsun bilim gerekiyordu.”
Köylülerin ise dinle de devletle de bir alıp veremediği yoktur. Çünkü ikisi de onların hayatlarına hiç değmemektedir.
“-Biz Hıristiyan değiliz, derdi köylülerim; İsa Eboli’ye hiç uğramadı.
Hıristiyan onların dilinde insan demektir. Biz Hıristiyan değiliz, biz insan değiliz; insan diye değil, hayvan gibi bakarlar bize, birer yük hayvanı gibi. Hayvandan da aşağı sayılırız, ecinnilerden bile aşağı, çünkü onlar melekçe olsun, şeytanca olsun kendi hayatlarını yaşarlar.”
Devlet ise onlar için “…kaderin güçlerinden biridir, ekinleri yakan yel, kanımızı kurutan sıtma gibi. Kaderin karşısında yaşamak, susmak, beklemekten başka türlü olamaz. Nutuklar neye yarar? Hem ne yapılabilir ki zaten? Hiçbir şey. Kaçamayan köylüler böylece meydandaki toplantıya gelir, sessizlik ve sabır zırhları içinde, dilsiz ve sağır durur beklerlerdi. Radyonun iyimser borazanlarını işitmez gibiydiler. Bu sesler uzak bir yerden, işleri tıkırında, rahat medeni bir memleketten geliyordu. Orada ölümü öylesine unutmuşlardı ki şakalaşır gibi lafını ediyorlar, öleceklerine inanmayanların yürek ferahlığı ile konuşuyorlardı ölümden.”
Bütün bu koşullar altında, hekimliği sayesinde köylülerin güvenini kazanır ve onlarla beraber yaşamayı öğrenir yazar. Aslında tek istediği yalnız kalıp resimlerini yapmaktır ama önce hastalar sonra da çocuklar hayatlarının içine alıverirler onu.
Köydeki hayat çok ilginçtir, eşkıya efsaneleri hala devam etmektedir, en son 70 yıl önce eşkıyalar görünmüştür oysa ki. Buna rağmen köydeki herkes ya eşkıyalarla beraber savaşmıştır ya da eşkıyalara karşı. Bunun etkileri ve kamplaşma bugün bile etkisini göstermektedir.
Kadınlar cadı kadınlardır, sanki tipleri bile öyledir, her an süpürgesine binip havalanacak gibidirler. Muskalar yazarlar, dualar okurlar.

Carlo Levi’nin fırçasından
Bir yıl geçtikten sonra İtalya’nın Afrika’da aldığı zaferden sonra çıkarılan afla bitse de sürgün hayatı, hemen ayrılamaz köyden. Bir takım işler icat ederek, yarım kalmış işlerini mazeret ederek bir süre daha kalır köyde. Çünkü bu zaman zarfında o köylüleri, köylüler de onu dönüştürmüştür.
Romanda bir daha oraya geri dönemedim diyor kahramanımız. Gerçek hayatta ise Carlo Levi sürgün yeri olan Aliano köyünün mezarlığına defnedilmesini vasiyet etmiş ve vasiyet de yerine getirilmiş.
Roman İtalya-Fransa-Danimarka ortaklığıyla 1979 yılında Francesco Rosi tarafından filme alınmış. Filmden bir sahne:

1930’lardaki bir İtalyan köyünü anlatan bir romanın bu kadar evrensel olması şaşırttı beni. Karakterler de öylesine evrensel ki, aynı hikayeyi alıp Çukurova’ya ya da Harran’a koysanız doğruluğundan da hiç bir şey kaybetmez maalesef güncelliğinden de. Özetle ben kitabı çok beğendim.