Tünel’in bir ucundan girdim, Kahramanlara ve Mezarlara selam verdim ve Karanlıkların Efendisi ile tanıştım. Çok yorgunum. Günlerdir Arjantin’in sokaklarında dolanıyorum, Arjantin tarihinin, hayır düzeltiyorum; insanlık tarihinin en karanlık sayfalarında gezindim, insanlık hallerinin en kötüleri ile karşılaştım.
Kah bilimin soğuk ama steril ve güvenli kulelerine çıktım, kah (dostlarımın benimle selamı sabahı kesmelerini göze alarak) sokaklara indim. Yazmam lazım! Bütün bu olanları birilerine anlatmam lazım, bana olanları birilerine anlatmam lazım.
Yazdığım her şeyden pişman oldum, yazmadığım her şeyden pişman olduğum gibi, kahramanlarım mı beni yarattı, ben mi onları artık karıştırdım. Her yerde karşıma çıkıyorlar. Kahramanlarım da benden hesap soruyorlar, kitaplarımı okuyanlar da. Kimseye anlatamıyorum, anlatmaktan vazgeçtim. Sadece huzur istiyorum, uzak bir yerde bir mezar taşı: Üzerinde sadece “ERNESTO SABATO – HUZUR” yazsın yeter. Hayatım boyunca aradığım ama bulamadığım huzur.
Kore’de napalm bombalarıyla yakıldım. Beni görenler tiksintiden ve dehşetten donup kaldı. Yavaş yavaş yerde sürünen, hırıltılar iniltiler çıkaran kocaman, korkunç bir kertenkele. Bu dünya dışı sürüngen nereden gelmiş olabilir ki? Bendim o. Ezilmiş vücudumla, ateş ve ısıyla derisi yüzülmüş ben.
Cezayir’de Fransız paraşütçüler işkence yaptı bana, Almanya’da Naziler. Çarmıha gerildim, testere ile biçildim, aç farelerin olduğu mahzenlere atıldım, kazığa oturtuldum, tırnaklarımın altına çiviler çakıldı tüm zamanlarda ve tüm coğrafyalarda. Buenos Aires’te bana elektrik veren polis “hükümetler değişir ama biz hep burada oluruz” dedi. Haklıydı.
Sokaklarda oğlumu aradım, sokaklarda katilimi aradım. Beni öldürmeye gelen Mario Teran’a “Sakin ol” dedim, “İyi nişan al.”
İnsan olmak istemiyorum çoğu zaman. Dayanamıyorum bütün bu zulme. Bay Lippman ne kadar haklı.
(Cornelius W. Lipmann tarafından Colorado, Eureka’dan Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne yazılmış ve New York Times’ta da yayınlanmış mektup:
Sayın Senyor:
İnsan ırkının bir üyesi olmayı reddetmeye karar verdiğimi bildirmek için yazıyorum. Bunun sonucunda, beni bu Birliğin gelecekte gerçekleştireceği anlaşmalar ya da müzakerelerde sarfınazar edebilirsiniz.
Saygılarımla
Cornelius W. Lippmann)
Körler. Körler ne kadar şanslı. Görmüyorlar. Bir yarasa olmaya karar verdim. Tüm bedenimle bir yarasaya dönüştüm. Kanatlarım ve iğrenç bedenimle. Ama gözlerim görmüyor artık. Böyle yaşayabilirim. Bizi kutsamaya asla gelmeyecek Müneccim Krallar!
Bütün bunları anlatmam lazım. Ama bir roman nedir ki? Ne yapabilir ki sanat? Ne Mona Lisa kurtarabilmiştir bir çocuğun hayatını, ne Don Quixote engel olabilmiştir bir fakirin açlıktan ölmesine. Ne yazsam az, ne yapsam yetersiz. Bütün bunlar olurken Borges ya da Sartre nasıl yazabiliyor? Fransa bir yangın yerine dönmüşken nasıl yazmış ki Bulantı’yı?
Ama yazmam lazım. Sanatsal yaratı insanoğlunun bütününden çıkar. Duydunuz mu? Bütün: Yalnızca bilinçli parçasından değil, yalnızca fikirlerinden değil. Romanlar insanlığın rüyalarıdır. Rüya görmesi engellenen bir insan nasıl hastalanırsa, roman olmazsa tüm insanlık hastalanır.
Yapmam gerekeni yapmalıyım. Ya intihar etmeliyim, ya yazmalıyım. Asla okuma yazma öğrenememiş bir köylünün karşısında duyduğum utançla yazmalıyım.
…
Özetlenmesi çok zor bir kitap Karanlıkların Efendisi. Ancak yukarıdaki kadar becerebildim, kendi sözcüklerimle (ki bitti zaman zaman sözcüklerim okurken) bu kadar anlatabildim kitabın bana yaşattıklarını, canımın nasıl da yandığını. Bu da kitabın konusundan ziyade Sabato ile kurulmuş bir ruh kardeşliği hatta vicdan sızısı kardeşliğinin aktarımı gibi oldu mecburen.
Fantastik ögeler içermesine rağmen fantastik roman sıfatına sokamayacağımız bir kitap. Temalar, karakterler ve olaylar kronolojik bir sıra izlemekten çok uzak. Gerçek kişilere de yer verilmiş Borges ya da Che Guevara gibi, hayali kahramanlara da.
Roman üzerine çok düşünmüş. Sartre ve Borges ile kapışmasının sebebi de bu. Kendisiyle yapılan bir röportajda “Sanat beni intihar etmekten kurtardı.” diyor. Sanatı “Evrene bakarsınız ve onun eksik hatta yanlış olduğunu fark edersiniz, sanat bu yüzden yapılır.” şeklinde tarif etmiş.
Kendini solda tanımlamasına rağmen SSCB’de olan bitenle de hesaplaşmış, sosyalizm adına yapılanlarla da. “Benim kâbem insandır” lafını çok severdi eminim duysaydı.
1976 yılından başlayarak Arjantin bir kayıplar ülkesine dönüşmeye başlıyor malum. Sabato’nun kitabı tüm bunlardan önce yazılmış ve 1974 yılında yayınlanmış. Buna rağmen sanki olanları önceden görmüş olduğunu düşündüm. Korktuğu da başına gelmiş. Çok fazla arkadaşı ölmüş, çok fazla tanıdığı kaybolmuş. Sabato daha sonra Alfonsin’in isteği ile “Arjantin’de kaybolanları soruşturma komisyonu” (CONADEP)’in başına getirilmiş ve komisyon 1984’te 50.000 sayfadan oluşan raporu başkana teslim etmiş. 30.000 kayıp insan… Raporun başlığı Nunca Más yani “Bir Daha Asla” imiş. Nunca Más bir çok şeyin başlangıcı olmuş Arjantin’de. Biraz olsun huzur bulduğunu umuyorum Sabato’nun.

Alfonsín CONADEP raporunu Sabato’dan teslim alırken.
Okurken nefesim kesildi zaman zaman. Yukarıda kısaca değindiğim şeyleri, Sabato’nun gördüklerini ben de gördüm, ben de gözlerimi kapamak istedim. Bazen sayfaları atladım. Dayanamadım gördüklerime çünkü. Roman denilip denilemeyeceğinden bile emin değilim aslına bakarsanız. Bir çığlık daha çok, bir iç dökmesi, bir sesli düşünme gibi. Gerçekten bu kadar kötü bir dünya yaratmış olabilir mi Tanrı? Bu kadar acımasız insanlar, bunca felaketler?
İyi ki yazmış Ernesto Sabato. İyi ki intihar etmemiş ve yazmış. Hem neyse ki “Her şey bir gün geçmiş olacak, unutulmuş ve hafızalardan silinmiş: Ele geçirilemez kaleyi çevreleyen sağlam, yüksek duvarlar ve geniş hendekler bile.”