Okuduğumuz kitaplar ile ilgili blog yazma fikrini bir hafta önce söylemiş olsaydın çok daha dikkatli bir şekilde okurdum bu kitabı. En azından okurken tamamen ayık olurdum, orman içinde, güneş altında, elimde plastik bardağa doldurduğum Dikmen olmaksızın okurdum. Çünkü kesinlikle daha dikkatli okunmayı hak eden bir kitaptı. Öncelikle üç hikaye ve üçleme şeklinde sunulan yapıtları sönük bırakacak bir örgüsü vardı. “İşte” dedim okurken “böyle şaşırt beni, biraz hafızamı, biraz çağrışım gücümü, biraz hayal gücümü zorla.” Ama bu kitap hakkında bir yazı yazacağımı bilmiyordum, bu nedenle biraz lakayıt bir okuma yaptım. İlk iki hikayede çakırkeyiftim, sonuncuda ayıktım ama ilk ikisi hakkında hatırladıklarım oldukça sisli ve eksikti. Ama, aklımda kalanlar bile bu kitabı hem okuyup hem de hakkında yazmamanın mümkün olmayacağı kadar etkiledi beni. Tabi İngilizce’sini okusaydım kelime oyunlarını tahmin etmek zorunda kalmazdım. Bu, Türkçe’ye çevrilince neredeyse anlamsızlaşan kelime oyunları ile ilgili çevirmenin not düşmesini beklerdim. “Tanrının tersi köpektir.” *demek herkese birşey ifade etmek zorunda değil diye düşünüyorum. Bu nokta dışında çevirisi oldukça başarılıydı.
Kitap Niyork’ta geçen, Cam Kent, Hayaletler ve Kilitli Oda adlarında; sorguladıkları, yolları ve konuları birbirine geçmiş, birbirini tamamlayan ve yalanlayan bir hikaye üçlemesi. Paul Auster, içimdeki hayattan kopma ve yazı yazabilme hayalini gıdıklayarak beni kitaba biraz daha bağladı. Ancak merak ediyorum bu kitap kahramanlarının çoğunun neden düzenli bir işi yok? Tüm heyecanlı olaylar, kahramanımızın hayatının tamamen değiştiği, işini terk ettiği, tatile gittiği veya çok rahat şartlarla çalıştığı dönemlerde mi oluyor, bana mı öyle geldi? En çok çalışanlar dedektifler, zaten onların da işi maceralı. Oysa gerçek hayatta tüm acılar, maceralar, sevinçler, üzüntüler, 8 - 6 bir iş hayatı ile beraber yaşanmak zorunda. Tabi böyle bir macerayı ve böyle bir kahramanı okumayı ister miyiz onu bilmiyorum. Benim kahramanım hayalleri, duyguları ve doğruları ile cesurca yaşamalı. Herşeyden özgür, ya zengin ya fakirlikten korkmuyor olmalı. “Ben ne değilsem, tanrım o olmalı.” Paul Auster’ın kahramanlarını bu nedenle beğeniyorum. Bir de kahramanı detaylandırma, karaktere derinlik katma yöntemlerini hikayeye ustaca yedirişi; kendimi onun ustaca anlatımına teslim ettiğimde hiç bir yavan tat almayacağımdan, yüzeysel ve basit numaralarla zekamıza hakaret edilmeyeceğinden emin olmama yetiyor.İşte aklımda kalanlar ancak bu kadar.
*God: Tanrı. Dog: Köpek. Ben bari aynı duyarsızlığı yapmayayım.