Bir kitapla ilgili hayal kırıklığı yaşamak nedir, işte onu yaşıyorum. Kitabı 2 gün oldu bitireli, özellikle bekledim azıcık başım durulsun diye. Belki dedim farketmediğim bir şeyi farkeder ve uyanırım bu kötü rüyadan! Heyhat, her şey gerçekti. Sene 1812, Rusya’dayız. 4 ajan-asker arkadaş Moskova’da durmuş, yavaş yavaş kendilerine doğru ilerleyen Napolyon’un ordusuna karşı ne yapabileceklerini düşünüyorlar kara kara. Derken içlerinden biri –ismi Dimitri ve anlatıcımız olan Aleksey’in hayatını önceki bir savaşta kurtarmış- daha önce Eflak’ta Türklere karşı beraber çarpıştığı gözüpek savaşçıları yardıma çağırdığını söylüyor. Bu adamların çok soğukkanlı, pek maharetli olduklarını belirtiyor. Bi nevi özel ölüm komandoları yani, Rusça Opriçnik. Hadi onları bekliyoruz. Bu arada vakit geçsin, bizim Aleksey tesadüfen bir geneleve gidiyor ve Dominique isimli bir hanımla tanışıyor, hanımdan pek hoşlanıyor (hanım aslında Rus ve adı da Domnikiia, Fransız ismi daha hoşa gider diye bu ismi kullanıyormuş). Petersburg’daki zarif eşi ve hayatını kurtaran Dimitri’nin adını verdiği küçük oğlunu da düşünmeyi ihmal etmiyor arada hakkını yemeyelim; bazen oturup karısına üstü kapalı mektuplar filan da yazıyor Allah için.. Neyse, Dominique bizim adamımıza orayı ziyaret edenlerden aldığı bilgileri de aktarıyor arada. Don Nehri’nden Moskova’ya doğru ilerleyen veba haberleri var. Tuhaf şekilde ölen insanlar ve acayip bir hastalık.. Savaş zamanı, herşey olabilir, kulaktan kulağa gelirken değişmiş de olabilir, kimbilir nedir? Günler böyle geçiyor ve bir gece beklenen ölüm komandoları geliyor. Amaney! Bizim silahşörün hiç düşündüğü gibi tipler değil bu oniki adam. Ruh gibiler ama içlerinden biri çok karizmatik ve diğerlerinden değişik bir havaya sahip, Rusça bile bilmiyor gibiler. Üstelik isimleri de ironik bir şekilde İsa’nın havarilerinin Rusça versiyonu –şu en değişik olanın adı bilin bakalım ne, evet! Yuda-.. Neyse, bu ölüm komandolarının kendilerine özgü çalışma stilleri var, gelir gelmez soğuk bir dille sınırlarını çiziyorlar. “Biz gece çalışırız, gündüz yatarız!” diyorlar. Bu bizim tayfanın işine de geliyor, gündüz istihbarat topluyorlar, gece onlara bilgi aktarıp olacakları bekliyorlar. Fransızlar yavaş yavaş yaklaşıyor ve gelip Moskova’yı işgal ediyorlar, o zamana kadar Moskova başta Çar olmak üzere terk edilmiş ve yarı hayalet şehir haline gelmiş, şehrin muhtelif yerlerinde yangınlar çıkmakta, şehirde kalanlar terkedilmiş evlere ya da yangından harabeye dönmüş yapılara sığınmakta, açlık ve yokluk diz boyu.. Bu arada Fransızların kaldığı yerleri geceleri ölüm komandolarına (bu laf kitapta hiç geçmiyor, bu benim şimdi uydurduğum bişey) aktarıyorlar, sonra merak ediyorlar bu adamlar işlerini nasıl hallediyor diye ve her biri bir grubun peşine takılıyor. İşte dananın kuyruğu burada kopmaya başlıyor, çünkü Aleksey tuhaf şeyler görüyor ama yorumlamakta biraz aciz kalıyor. Kedi gibi adamlar, duvara yaslanıp kımıldamadan yok olmuşçasına hareketsiz kalabiliyor, kaplan gibi hızla avlarının üstüne atlayıp anında kopan bir çığlıkla (ki bazen çığlık atacak vakit bile bulamıyorlar) bir çuval gibi yığılan ölüler, bir tanesinin öldürdükten sonra dudağından akan kanı da görüyor ama dudağı patladı sanıyor bizim saftirik. Dörtlümüzün içinden birinin Fransız ajanı olduğunu öğrenmeleri, onun bu gizemli oniki’den üçünü Fransızlara teslim etmiş ve ölümlerine sebep olmuş olmasıyla aynı zamanda gerçekleşiyor. Aleksey, arkadaşının ihanetinden sonra onunla doğru dürüst konuşmayı bile beceremeden onun cezasını verme işini 3 arkadaşını yitirmiş olan ekibe devrediyor. Nasılsa orduya ihanetin cezası da ölüm, nasıl olduğunun ne önemi var diye düşünüyor-ki sonradan fikri değişip dizlerini dövecektir ama ne fayda. Ay çok uzattım farkındayım, bir sürü şeyden sonra Aleksey bile anlaıyor bu adamların vurdalak (Rusça vampir) olduğunu. Bu aydınlanmadan sonra da avlarının peşindeki vampirlerin avcısı haline geliyor, o avcılar onunla aynı amaç için çalışıyor olsalar bile.. Sonraki sayfalarda bu kaçıp kovalamaları, vampirlerin değişik öldürme ve ölme biçimlerini, Aleksey’in sadakat-vatan-ihanet-vefa-vahşet-cinayet-işkence-özgürlük ve benzeri kavramlarla ilgili düşüncelerinin değişimini izliyoruz fonda binsekizyüzlü yılların karlar ve işgal altındaki Moskova’sıyla. Belki gene de okumak isteyen olur diye daha fazla anlatmıyorum. Belki de ben vampir hikayelerini sevmiyorumdur diyeceğim ama Anne Rice’ın Vampirle Görüşme’sini niye bu kadar sevdim? Soğuk bir şaka gibi, kitabı elimden bırakmadan okudum çünkü bıraksam bir daha almayacaktım. Üstelik bir beşlemenin ilki olduğunu öğrendim. İflah olmaz bir okur olarak, onlar çıkınca da merak edeceğimi biliyorum, ama okuyacağımı söylersem lütfen bana bu yazımı hatırlatın (Can Yayınları Şubat’ta yayınlanacak ikinci kitapla beraber 1968 doğumlu yazarı Jasper Kent’i de Türkiye’ye getirecekmiş). En ilginç notlardan biri de şu ki bu kitap dünyanın en iyi fantazi romanları sıralamasında altıncı imiş, hangi liste diye araştırınca şuraya tıklayınca açacağınız liste çıktı. İlk sırada Yüzüklerin Efendisini, dördüncü sırada Yerdeniz serisini gördüğümüz bu listede “Oniki” biliyor musunuz kaçıncı? Hadi yorulmayın söyleyeyim, seksenüçüncü. Belki ben yazdıktan sonra sıralaması tekrar değişmiş olabilir ama direkt seksenli sayfalara ışınlanırsanız orada göreceksiniz. Bu kadar kandırılır mı okur yahu? Eeee, yazını yazarken wiki’ye güvenir de zahmet edip bakmazsan bunlar gelir başına tabii. Ama biz kül yutmayız!