Romanda kendisine verdiği isimle Kafka, 15. doğum gününde evden ayrılacağına çok önceden karar vermiş ve hem zihnini hem de bedenini yıllardır bugün için hazırlamaktadır. 4 yaşındayken, annesi yanına evlat edinilen ablasını almış, kendisini, öz oğlunu arkasında bırakıp evi terk etmiştir. Kafka kendi yarattığı, alter-egosu diyebileceğimiz “Karga adındaki delikanlı” ile yollara düşer. Nereye gideceğinin hiçbir önemi yoktur, yeter ki evinden ve uzun bir süredir konuşmadığı babasından uzak bir yer olsun. Babasının kendisi ile ilgili kehanetinden kaçmaktadır.
Yolda hep şanşı yaver gidecektir. Tanıştığı Sakura başı dertteyken ona yardım eder. Yolu Takamatsu’ya düşer ve otel, spor salonu, özel bir vakfa ait bir kütüphane arasında günlük yaşamını geçirmeye başlar. Bir süre sonra kütüphane görevlisi Oşima sayesinde kütüphanede çalışmaya ve yaşamaya başlar ve orada da Saeki Hanım ile tanışır.
Diğer tarafta ise 60 yaşlarındaki Nakata vardır. 1944 yılında, 9 yaşındayken tuhaf bir olaya maruz kaldığı için haftalar boyunca bilinçsiz yatmış, birden bire uyandığında ise her şeyi hatta okumayı bile unuttuğu fark edilmiştir. Vali’nin verdiği yardımla hayatını sürdürmekte ve arada da kayıp kedileri bulmaktadır. Kayıp kedileri bulmak onun için sorun değildir çünkü kedilerle konuşabilmektedir.
Gökten yağan balıklar, konuşan kediler, zamanın olmadığı mekanlar, ölü olmayan insanların hayaletlerinin olduğu sürreel bir atmosferde Kafka’nın kaderi , kendileri hiç tanışmasalar da Nakata’nın kaderi ile birleşecektir.
Sahilde Kafka benim okuduğum ilk Haruki Murakami romanı. Dolayısıyla sadece bu roman üzerinden konuşabilirim. Yazar tüm popüler mitolojiyi, özellikle de Yunan Mitolojisini sıkça kullanmış ve romanın çeşitli yerlerine serpiştirmiş. Tıpkı diğer popüler kültür ürünlerini serpiştirdiği gibi. Aslına bakarsanız; bence biraz fazlaca serpiştirmiş. Bilmeyenler için de kılavuz olarak, Antik Yunan tragedyalarında koronun kullanıldığı gibi; sıkça Oşima’yı, zaman zaman Karga’yı, zaman zaman da Nakata’yı kullanmış. Bu bana biraz didaktik geldi itiraf etmeliyim ki. Bu kadar çok ansiklopedik bilgi içeren bir romanla ilk kez karşılaşıyorum. Çok da izaha muhtaç olmayan şeyler, hikayenin akışını kesintiye uğratmak pahasına tekrar tekrar anlatılmış. İzaha gerçekten muhtaç şeyler ise ‘bizim hayal gücümüze’ bırakılmış. “Bendeniz biraz aptalımdır, bana mitolojiyi, müziği falan anlatmasanız, Kafka Tamura’yı anlatsanız!” derken yakaladım kendimi bazen. İlle verecekse bütün bu bilgileri, dipnotlar şeklinde verseydi daha makbule geçecekti benim için.
Karga için alter-ego diyebileceğimiz karakter dedim yukarıda; çünkü zaman zaman o ego gibi, Kafka alter-ego gibi davranıyor. Kafka’nın Çekçe anlamının Karga olduğunu da öğrenince, olay biraz anlaşılır gibi görünse de, öyle olmadı benim açımdan. Edebiyatta gördüğümüz en iyi alter-ego örnekleri olan Mr. Hyde ya da Tyler Durden ile karşılaştırınca “Bu kadar sağduyulu alter-ego mu olurmuş.” diyor insan. Kafka’nın Karga’nın varlığından haberdar oluşunu, hatta zaman zaman sohbet ettiklerini de hesaba katarsak Karga’nın romanda tam olarak neyi simgelediğini anlayamadığımı söylemek zorundayım. Peki ben her şeyi anlamak zorunda mıyım bir kitabı okurken ya da bir filmi seyrederken? Aslında kesinlikle evet. Özellikle anahtar olay ve kişilerle ilgili boşlukta kalan hiç bir şey olmasın istiyorum sonuna geldiğimde. Ama Karga’yı da mecburen kitabın “Hikmetinden sual olunmazlar” dosyasının karakterler klasörüne atıyorum. Kitap boyunca bir çok şey, olay ve kişi atıyorum zaten bu dosyaya.
Kitaptaki kadın karakterler hep olumlu çizilmiş. Sağduyulu, kendinden emin, doğru soruları soran, nerede nasıl davranılması gerektiğini bilen güçlü kadınlar. Tümü de neredeyse kendiliğinden öyleler. Oysa erkeklerin böyle olması için hep bir şeyler olması, başlarına bir şeyler gelmesi, ders çıkartmaları falan gerekiyor. Yine bir Japon olan, Miyazaki’nin kadın karakterleri de hep böyledir ya, esas oğlan değil esas kız vardır onun filmlerinde hep. Burada esas oğlan var ama, zaten kadınlar sayesinde esas oğlan olabiliyor. Kadın karakterlerin böyle çizilmesi benim kitabın sevdiğim taraflarından biri oldu.
Haiku gibi bir şiir geleneği yaratmış bir ülkenin yazarından beklenebileceği üzere kitaptaki bazı diyaloglar o kadar ustaca yazılmış ki, küçücük cümlelerle kocaman şeyler söylenmiş. Özellikle ansiklopedik bilgi içermeyen diyaloglarda bir kaç kelime ile paragraflar dolusu şey anlatmayı ustalıkla başarıyor kitap.
Kitabın şöyle de bir hoşluğu var: her sayfa sürprizlerle dolu, yan karakterler asla sizin tahmin ettiğiniz gibi davranmıyor ve bu da romana gerçek bir zenginlik ve heyecan katıyor. Bir sonraki sayfa hep bir sürpriz içeriyor. Biraz da bu yüzden konusu ile ilgili olarak sadece ana hatları vermeye, hiç ipucu vermemeye çalışıyorum. Japon bir yazarın kitabını okuyan bir okuyucu olarak; yan karakterlerin daha çok Japon kültürüne ait olmasını ya da fantastik öğelerin Japon söylencelerinden beslenmiş olmasını tercih edebilirdim belki ama yazar etmemiş. Gerçi, ne yapacakları belli olmayan, yaptıkları şeyler de pek hayra alamet olmayan karakterlerin ABD’nin ve sermayenin küresel düzeyde simgesi haline gelmiş figürlerin görüntüsü ile verilmesi çok anlaşılır bir şey bir taraftan da.
Roman boyunca “Nasıl?” sorusu zaman zaman cevap bulsa da “Neden?” sorusu hep havada kalıyor. Tam da benim çok çok takıntılı olduğum soru yani. Ama Oşima’nın dediği gibi “Dünya bir metafordur” deyip geçebildiğimde, elimden bırakmak istemediğim ve masalımsı bir tat aldığım bir kitap oldu Sahilde Kafka. Maceranın içinde sürüklenip durdum yazarın hayal gücüne kaptırıp. Tüm bu macera dolu koşturmanın içinde bir dinginlik, iyi şeyler olacağına dair bir umut barındırıyor kitap. Belki de bu sebeple, bende çok sıcak bir yaz gününde buz gibi, naneli, ev yapımı bir limonata içmek ya da Amélie filmini seyretmek gibi bir etki bıraktı. Dolayısıyla; yazarı “Hayatımın Yazarları” salonuna, bu kitap da “Hayatımın Kitapları” rafına girmez belki ama “Sevdiğim Kitaplar” rafındaki yeri hazırdır.