“Karımdan ayrıldım. Bugün de işimden ayrılmayı düşünüyorum, dairem kira ve ne olacak diye kaygılanacağım eşyam da yok. Sahip olduklarıma gelince, belki bankada iki milyon yen kadar param var… Bir de kullanılmış arabam ve yaşı epey ilerlemiş bir kedim. Giysilerimin hepsi modası geçmiş şeyler, plaklarım da antika. Adımı duyurabilmiş değilim, toplum içinde güvenilirliğim yok, cinsel çekiciliğim yok, yeteneğim yok. Artık çok genç sayılmam ve her zaman sonradan pişman olacağım şeyler söylerim. Uzun sözün kısası, sizin deyiminizle söyleyeyim tümüyle sıradan, orta halli bir insanım”
Romanın arka kapağında şöyle diyor: “Japonya hakkında tüm bildiklerinizi unutun…”. Bu roman için ne kadar kötü bir arka kapak başlangıcı. Çünkü romanın Japonya’da geçmesi dışında Japonya ile bir alakası yok. Romanın baş karakteri -ki aslında kendisi diğer karakterler gibi isimsiz- herhangi bir ülkede yaşayabilecek herhangi bir insan. Tokyo’yu çıkartın, New York koyun veya onu çıkartın İstanbul koyun hiçbir şey fark etmez. Çünkü roman topraklar üzerine değil insanlar üzerine.
İsimsiz kahramanımız kendini yaşamın akışına bırakmış nereye gittiğini pek de sorgulamayan sorgulasa bile çok da umursamayan, aslında benim veya sizin gibi sıradan bir adam. Öylesine sıradan bir adam ki karısı bile sıkılıp onu terk etmiş. Hayat hakkında büyük emelleri yok, aşırı hayalleri yok, yaşam ona ne sunmuşsa onunla yetinmiş daha fazlasını aramamış biri. Yani aslında bir baltaya sap olmuş olmasına ama balta pek de iyi bir balta değil. Uzatmayayım, anladınız ne demek istediğimi.
Kahramanımız bir gün, bir müşterisinin işinde manzara arkaplanının önünde otlamakta olan koyunların olduğu bir fotoğraf kullanır. Ardından da bütün hayatı değişir. Bildik hayatını arkasında bırakıp, gizemli bir yolculuğa çıkmak zorunda bırakılır. Çünkü bilmeden kullandığı o fotoğrafta sırtında yıldız işareti bulunan daha önce hiç bir yerde görülmemiş bir koyun vardır.
Romanın yazarı Haruki Murakami, Japonya’nın batılı anlayışlı yazarlarından biri olarak tanımlanıyor. Belki de romanı basan Doğan Kitap’ın arka kapakta yazdığı “Bildiğiniz Japonya’yı unutun” lafı da bunun içindir. Yazar ülkesindeki bazı önemli ödülleri aldığı gibi Amerika’dan da Yeni Yazarlar ödülünü almış. Dili ve anlatımı ve özellikle sıradan bir insanı anlatması dolayısıyla bana biraz Paul Auster’i çağrıştırdı. Zaten kendisine Japonya’nın Paul Auster’i deniyormuş. Ben olsam heralde kıl olurdum böyle bir şeye. Ya da ne bileyim belki de memnun olurdum şimdi tam karar veremedim. Heralde karşılaştırıldığınız adama göre değişiyor bu durum. Bir de tabi kimin ilk çıktığına göre. Belki Murakami önceden ünlenseydi bu sefer Auster için Amerika’nın Murakami’si diyeceklerdi. İlginç bir durum.
Tekrar romana dönelim en iyisi. Yaban Koyununun İzinde, isimsiz kahramanı tanıdığımız, onun amaçsız hayatına tanık oluşumuz ile açılıyor. Ardından gizemli koyun meselesi çıkıyor ortaya. Romanın bence en iyi bölümleri de işte bu kısımlar. Murakami bir koyun etrafında çok güzel bir gizem oluşturmuş. Ardından yolculuk başlıyor ve romanın temposu da giderek düşmeye başlıyor sanki. Yani ben romanın 2/3′lük bölümünden aldığım zevki son bölümden pek alamadım açıkcası.
Şimdi biraz spoiler vereceğim. O yüzden bu noktadan itibaren kitabı okuduysanız devam edin, yorumunuz varsa onu da yazarken başına spoiler eklemeyi unutmayın.
Dikkat bu kısım spoiler!
Romanın sonunda koyunun ne olduğu konusu oldukça belirsiz bırakılmış. Bana koyun erki, gücü simgeliyor gibi geldi. Güç peşinde koşanlar aynı zamanda koyunun da peşinde koşuyorlar. Koyunu Japonya’ya getiren Koyun Profesörü güç onu terk edince kendini bırakmış, keza patron da koyun onu terk edince hastalanıyor ve ölüyor. Belki de koyun da aslında güç isteyenlerin peşinde, onlara istediklerini veriyor ama bir yandan da beyinlerinde bir ur oluşturarak onları kontrol de etmeye başlıyor. Patron’un bir numaralı adamının bunun için bizim isimsiz kahraman ihtiyacı var. Çünkü o koyuna, koyun da ona karşı etkisiz. Çünkü kahramanımızın gerçek bir hırsı yok.
Böyle bir şeyler işte.