Patricia Highsmith’in diğer kitapları gibi, bir suç bir cinayet romanı olmasına rağmen, türünün dışına taşan bir romandı. Yazarın okuduğum bu ikinci kitabı, diğer kitaplarını da okuyacağımdan emin olmamı sağladı. Detaylar, karakterler, diyaloglar, tepkiler, zengin ve tutarlıydı. Sadece cinayetle ilgili değil, suçluluk ile ilgili bir çok soru oluşturdu kafamda. Kitabı çok beğendim ve El Sürçmesi’ni tatilde okumak üzere ayırdım.
Kitabın konusuna gelince; biri yazar biri ressam olan ve tenha bir arazideki kır evinde yaşayan evli çiftimiz, komşuları, arkadaşları, iş ortakları, birbirleri ile olan ilişkileri gerilen bir atmosferde romanın sonuna kadar yıpratılıyor. Cinayet fikri, evlilik ve cinayet ikilisi, şahitler, şüphelenenler, masumlar hepsi bu gergin ortamda sorgulanıyor ve birer birer ayıklanıyorlar. Kitabın sonuna doğru katil zanlımızın yanında kimin kalacağı da bir merak konusu oluyor.
Aslında anlatılan ortam hayal gibi, yeşillikler içinde iki sanatçının yaşadığı, partiler verdikleri güzel bir ev, yaşamak için ailelerden gelen para (gerçi biraz geçim derdi çekiyorlar), şehirden gelen arkadaşlar, sevimli bir komşu. Yine de rahatsız insan doğası gereği Sydney yaratıcılığını ve hayatını kısıtladığını düşünerek eşi Alicia’yı içten içe suçlar. Alicia da arada başını alıp gittiğine göre o da çok memnun değildir bu evlilikten. Neticede Sydney’in aklını “ruhumuzu öldürmek mi eşimizi öldürmek mi yeğdir?” sorusu kurcalamaya başlar.
Bir katil olmayı istemek, kendimizi suçlu hissetmek bizi katil yapar mı? Para, arkadaşlık, aşk hayata ne kadar dayanabilir, ne kadar güvenilebilir? İhanet nerede başlar? İntikam duygusu insanı nerelere götürür? Kendimizin ne yapıp ne yapamayacağından ne kadar emin olabiliriz? Tabi kitapta bir cinayet var, ama bu cinayet de ustaca bir manevra ve okuyucuyla yazarın arasında bir şaka.