
Tecrübe etmek yıllar yılı
hiçbir şeyin iyiye gitmediğini
yalnız kötülediğini.
Ezikliğini duymak
neredeyse hiçbir şeyi değiştirememenin
ve sarılmak bu “neredeyse”ye
hep başka bir çıkmaza götüren.
John Berger ile ilgili olarak ne düşündüğümü ve hissettiğimi daha önce de yazmıştım. Yine yapıyor her zaman yaptığını bu kitabıyla da. Bu kez her şeyin kıymetini bilmeye çağırıyor “Hayata Tutunma ve Direnişe Dair Notlar” alt başlığı ile bu kitapta da.
Kah mülteci kampındaki bir Filistinli çocuk olarak buluyorsunuz kendinizi; (Çocukların bedenlerinin geri kalanını kımıldatmadan başparmaklarının bir hareketiyle misketi fırlatmadaki ustalığı, çok sıkışık alanlarda yaşamaya alışmış olmaktan ilintisiz sayılmamalı.)
Kah en yakın dostlarınızdan birini kaybetmişken Nazım’la dertleşirken. (Yastayım, Nazım.)
Ümidi bile yeniden tanımlıyorsunuz. (Şarkıdaki gibi adalet hala tek sözcüklük bir dua değil mi? Büyük kalabalıklar için, cesaret ve sevgiden başka hiçbir şeyi ya da pek az şeyi olanlar için ümidin algılanışı farklıdır. Bu durumda umut dişlerini geçirdiğin bir şeydir. Ümidi dişleriyle yakalamış genç bir kızın ya da delikanlının kardeşliği saygı uyandırır.)
11 Eylül 2001’de Amerika’ya da götürüyor bizi 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya da. Bağdat’a da, Filistin topraklarına da. Ama hep elimizden tutuyor. Şefkatle… Elimizden tutarken bu cehennemde sayıları, istatistikleri değil insanları görüyoruz onunla beraber. İkbal’le tanışıyoruz, Eyal Weizman da.
John Berger’den bahsederken kelimeler hep bitiyor bende.
Kolaya kaçmak istiyorum o halde. Kitabı bitirdikten sonra, kitabın ilk boş sayfasına yazıverdiğim bir iki şeyi paylaşmak istiyorum sadece sizinle. Başka da ekleyecek bir şeyim yok.
“03.07.2009
Datça’dayım. Burada her şey ümit etmeye devam için davet ediyor zaten beni. Nietzsche’nin ümidi değil bu. Binlerce yıllık kadim bir ümit.
Can Baba tüm Datça’ya damgasını vurmuş zaten. Yalansız yaşamak üzre.
“Neredeyse”den bile daha çok şey var sarılacak yani.
Teşekkürler hayat!
Bana geldiğin için.”