“Çark”ın senaryosu 1946′da yazıldı. Başlangıçta, ilgimi çeken, Anglosakson romancıların savaştan önce sık sık uyguladıkları bir tekniği ekrana aktarmaktı: bakış açılarının çoğulluğu düşüncesinden esenlendim. İmgelediğim filmde zaman dizin altüst edilmekle kalmıyor, aynı kişi, Helene, ondan söz eden kimsenin bakış açısına göre çok farklı görünümlerde sergileniyordu…
Düşündüm de… zengin petrol kaynakları olan küçük bir ülke. Ve devrim yapmak niyetiyle iktidara gelen bir adamın durumu… Sosyalizme gerçekten inanan namuslu ve açık yürekli bir kişiyi seçerek, sorunun kişiden ya da karakter yapısından kaynaklanmadığını göstermek istedim: yabancı güçlerin kuklalar aracılığıyla egemen olduğu bir ülkede, çürümüş olan, iktidarın kendisidir; iktidarı ellerinde tutanlar da tıpkı Jean gibi, kendilerine rağmen cani olur.”
Jean Paul Sartre
Daha önce bir senaryo okumamıştım, sanırım oldukça güzel bir örnek ile başladım. İnsana ve iktidara ait bir çok şeyin sorgulandığı, okuyucunun da sorgulamasına sebep olan harika bir senaryoydu. Oyun ya da film senaryosu, sergilenme teknikleri gereği, yazılı edebiyatta olduğu gibi her detayı ayrıntıyı çözümlemiyor, izleyiciye, dolayısı ile de okuyucuya oldukça geniş bir hayal gücü kullanma imkanı bırakıyor. Hele de yazarın bize bıraktığı analizleri, yorumları yapıp, yazar ile aynı sonuçlara ulaştığımızda, yazının sonunda yazar ile buluştuğumuzda bu kısa senaryonun tadına varılıyor. Bu da beni, hem yazarın zekasına, hem de okuyucunun dürüstlüğüne olan inancına hayran bıraktı.
Yazının konusu ile kıyaslanınca Sartre’ın muzip bir anlatımı var. Kendi açıklamasında da belirttiği gibi, taraflı anlatımları ve bakış açısı farklarını anlatmak için detayları değiştirerek trajik - komik sahneler kuruyor. Karakterler için hem içim burkuldu hem de hallerine gülmeden edemedim. Hayat kadar acı ve düşündürücü bir senaryoydu. Yüzkırk sayfaya neler sığabiliyormuş meğer. Şiir gibi, az sözle çok şey anlatmış.