
Annemi, Kız Kardeşimi ve Erkek Kardeşimi Katleden Ben, Pierre Riviere
Kitap XIX. Yüzyılda (1835) işlenen bir cinayeti, mümkün olan tüm noktalarından mercek altına alarak inceleyen bir kitap. Michel Foucault psikiyatri ve suça yönelik adalet arasındaki ilişkilerin tarihi üzerine bir araştırma yapmak isterken Pierre Riviere vakasıyla karşılaşır. Olay 1836’da Halk Sağlığı ve Adli Tıp Yıllığında yayınlanmıştır ve olayların bir özetinden ve adli tıp bilirkişi raporlarından oluşmaktadır. Bu raporlar bir köy doktoru, büyük bir akıl hastanesinin yöneticisi olan bir başka doktor ve o dönemde psikiyatrinin ve adli tıbbın önde gelen isimlerinin imzalarını taşıyan 3. rapordur. Dosyada ayrıca Pierre Riviere hakkında tanıklık eden şahitlerin ifadeleri vardır. Ama en çarpıcı ve bu kitabın yazılmasına sebep olan şey ise, Pierre Riviere’nin bizzat yazdığı hatırattır.
Kitap önce mahkeme tutanağını sunuyor bize; Cesetleri inceleyen doktorların tutanakları, tanıkların ifadeleri, kraliyet savcısının tutanağı, Pierre Riviere’nin eşkali, Pierre Riviere’nin tutuklanması hakkında tutanak, gazete makaleleri vesaire. Daha sonra Pierre Riviere’nin sorgulanmasına geçiyor.
Soru: Annenizi, kız kardeşiniz Victoire’i ve erkek kardeşiniz Jules’ü hangi gerekçeyle öldürdünüz?
Cevap: Tanrı ilahi adaletini yerine getirmem için emir verdi çünkü, onlar birleşmişlerdi.
Soru: Birleşmişlerdi demekle neyi kastediyorsunuz?
Cevap:Üçü de babama eziyet etmek için anlaşmışlardı.
Soru: Şimdi bana suçlanmakta olduğunuz üç cinayeti işlemenizi size Tanrının emrettiğini söylediniz, ama Tanrının hiçbir zaman suç işlemeyi emretmeyeceğini çok iyi biliyor olmanız lazım.
Cevap: Tanrı Musa’ya, ne dost ne baba ne de oğul dinlemeden altın buzağıya tapanların öldürülmesini emretmişti.
Tanık ifadelerine geliyor sıra; tüm tanıklar kötü bir çocukluğa işaret ediyorlar. Hayvanlara eziyet eden, marulları askerler gibi dizip savaştıran, diğer çocuklara rahat vermeyen bir Pierre Riviere çıkıyor karşımıza. Biraz budala, çokça dik kafalı, utangaç, kimseyle konuşmayan bir çocuk.
Ve mahkemenin kararı: “Bu katil, bu ebeveyn katili, yirmi yaşında herkes tarafından bir budala olarak kabul edilen Pierre Riviere idi. Hakkında ailesinin komşuları ve dostları tarafından anlatılan bir çok özelliği tam bir zeka yokluğuna hatta belirgin bir akli bozukluğa işaret ediyordu. Bununla birlikte sonunda sorularla sıkıştırıldığı zaman, şimdiye kadar akli dengesinin bozuk olduğu görüntüsünü yaratarak adaleti yanıltmaya çalıştığını itiraf etti. Daha sonra annesinin sürekli olarak babasına eziyet ettiği, onu mahvettiği, üzüntüye sürüklediği, kız kardeşini annesinin tarafını tuttuğu, erkek kardeşini ise kız kardeşi ve annesini sevdiği için öldürdüğünü ekledi. Sonra erkek kardeşini babasının nefretini kendi üzerine çekmek ve bu sayede babasını kendi kaybının sebep olacağı herhangi bir üzüntüden peşinen kurtarmak için öldürdüğünü belirtti.
… Pierre Riviere’nin tutuklamasına ve Kraliyet Mahkemesi yeni bir karar almadıkça bu ilçenin hapishanesinde kalmasına karar verilmiştir.”

Pierre Riviere’nin hatıratı, “Annemi, kız kardeşimi ve erkek kardeşimi katleden ve beni bu işi yapmaya iten sebeplerin bilinmesini isteyen ben, Pierre Riviere babamın ve annemin bütün yaşamlarını kaleme aldım.” Diye başlıyor ve “1813’ten 1835’e kadar babamın annemin elinden çektiği eziyet ve çilelerin özeti” başlığıyla devam ediyor: “…Bana öyle geliyordu ki babam için ölmekle kendimi ölümsüzleştirecektim, benim için bir şeref olacaktı bu. Kralları ve memleketleri için ölen savaşçıların hayatlarını, 1814’te Paris’in alınması sırasında Politeknik Okulu öğrencilerinin gösterdikleri kahramanlıkları düşünüyor, kendi kendime bu insanlar tanımadıkları ve onları da tanımayan, onları bir kez bile olsun düşünmemiş bir adamın davası için ölüp gittiler; ama ben beni seven ve bana candan bağlı bir adamı kurtarmak için öleceğim, diyordum.”
Sonra Adli Tıp İncelemelerini incelemeye gelir sıra; ama zamanın uzmanları Pierre Riviere’nin aklı başında olup olmadığı konusunda da, akli dengenin suç ve ceza tanımında kullanılabilecek, göz önüne alınması gereken kavramlar olup olmadığı konusunda da fikir birliği içinde değildir.
“Pierre Riviere’nin durumunda hiçbir hastalık beynin işlevlerini yerine getirmesine engel teşkil edemez.”
“Pierre Riviere’nin aklı başında olmadığına ve eyleminin sadece gerçek bir akli bozukluğun üzücü sonucu olduğuna kanaat getirdim.”
Yine gazete makaleleri, birbirinden tamamen ayrı fikirler…Tüm bunlar arasında ebeveyn katli suçunun imparatoru öldürmekle aynı suç sınıfına girdiği, çünkü imparatorun tüm halkın babası olduğu, o halde en ağır şekilde cezalandırılması gerektiği, ya da topluma zararlı ise kapatılması gerektiği ama akli dengesi yerinde değilse, idam edilmesinin hata olacağı yönünde fikirler, yazılar, uzman görüşleri… Pierre Riviere’nin hapishane hayatının anlatılması…
Kitabın ilk kısmı, yukarıda özetlediğim şekilde, derleyenlerin herhangi bir yorumuna yer vermeden, tamamen belgeler üzerinden ilerliyor.
İkinci kısımda ise Michel Foucault ve ekibinin olayı mümkün olan tüm yönleriyle değerlendirmesi yer alıyor.
İlk bölümde vaka “Hayvan, Deli, Ölüm” başlığında” Jean Pierre Peter ve Jeanne Favret tarafından incelenmiş. Detaylı bir sosyolojik profil sunuyor bize. “Fransız köyleri uzun süredir derebeyinin, kilisenin ve kralın üçlü vergilendirmesi altında inliyordu. Açlık, soğuk ve bulaşıcı hastalıkların yol açtığı ölüm, köylerde egemenliğini kurmuştu. Köylü isyanlarının alışılmış sonucu, polisiye bağbozumları uğruna insanların salkım salkım ağaçlara asılmasıydı. Doktorlar, aydınlanma çağı insanları; ilk olarak köylere ve çiftliklere gitmektedirler. İşçilerin hayatlarını kaybetmeleri sermayeyi batırmak olduğundan, onları tedavi etmek yeğdir. Ancak tedavi ettikleri bu insanların doğası onları şaşkınlığa uğratır. Çiftliklerinin çamuru içinde pusuya yatmış halleriyle birer kurbağa, saf aptallıklarıyla birer koyun, açlıktan gözleri parıldadığında birer kurt ve onları ısıran kudurmuş köpeklerin yarattığı birer kudurmuş köpektir bu insanlar. Canavarlar.” “Çok geçmeden imparatorluk tarafından yeni bir kalıba dökülen devrimci fırtına dindikten sonra, yeniden dirilen toplumda kırsal hak eşitliği ve mülk edinme özgürlüğünün bu insanlara verdiği sorumluluk neydi? Gerçekte hiçbir şey değişmemişti. Hayvan olarak kaldılar, egemen söylem değişmedi. Tam anlamıyla Öteki’ydiler. Ama böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Eğer hala canavarsak ve artık sizin eşitleriniz olmuşsak, ya siz nesiniz?”
Pierre Riviere tek değildir. Bebekleri boğazlayan köylü hizmetçiler, açlıktan ağlamasına dayanamayarak, on beş aylık çocuğunu satırla kesen, kanını boşaltan ve kalçalarından birini kesip yiyen anne, küçük bir kıza saldırıp, ırzına geçemeyince karnını bıçakla yarıp, kalbini emen ve kanını içen bir üzüm yetiştirisi.
“Yani hayatta korunmuş birisi, yerlinin tam tersi olan birisi Pierre Riviere karşısında şaşırabilir, bocalayabilir ve zorlanabilir, (çünkü işlemiş olduğu suç kendisine hatırlatıldığına bundan insanı sarsan bir sakinlikle bahsediyor.) Halbuki gerçek korkuncun gündelik olduğudur.”
Yani baba Riviere’i ve anne Riviere’i (1835’te bir kadın olarak) bu kez bambaşka bir gözle görüyoruz.
Sonraki bölüm “Cinayet Söylenceleri” başlığı ile Michel Foucault tarafından kaleme alınmış. Tam da ondan bekleyeceğimiz şekilde arkeologluğa soyunmuş ve dönemi, edimin kendisini, mektubu, davanın taraflarını ve yine bir edim olarak davayı; görünen, görünmeyen, daha doğrusu gösterilen ve gösterilmeyen yanlarıyla ortaya dökmüş.
Daha sonra Patricia Moulin “Hafifletici Sebepler” başlığı altındaki yazısında, hukuk felsefesine girmiş, suçun tanımı, cezanın tanımı üzerinden gezinerek kriminoloji tarihçesi yazmış adeta yine belgeler ışığında.
Blandine Baret-Kriegel’nin “Kral Katli-Ebeveyn Katli” , Philippe Riot’un “Pierre Riviere’nin Paralel Yaşantıları”, Robert Castel’in “Doktorlar ve Yargıçlar” ve Alexandre Fontana’nın “Akıl Duraksamaları” yazıları ile kitap son buluyor.
Yani Pierre Riviere vakasının gerek 1835 yılı bakış açısı gerekse modern(?) bakış açısı ile tam bir röntgeni çekiliyor kitapta. Daha doğrusu Pierre Riviere vakası üzerinden, hukuk, suç, ceza, psikolojik rahatsızlık tanımları didik didik edilip, hukukun ve psikiyatrinin zaman içersindeki değişimi gözler önüne seriliyor. Suçun toplumdan ve dönemden ayrı değerlendirilemeyeceğini bir kez daha, bir kez daha hatırlıyorsunuz.

Ama şu soru bende baki kaldı: Hukukun konjonktürel oluşu herkesin malumu. Peki adalet de konjonktürel midir?