
Hikâyemiz 1909 yılının sonbaharında Viyana’da başlıyor. İki adam yaşıyor Viyana’da. Biri 53 yaşındaki Sigmund Freud, diğeri henüz çok genç olan Adolf Hitler.
Hitler mimar ve ressam olmak hayali olan, küçük bir dairede arkadaşlarıyla birlikte yaşayan, karnını zor doyuran bir genç. Ama o zamanlar bile Almanya’nın kaderinin diğer uluslardan üstün olmak olduğunu söylüyor.
Freud ise, hayatının en parlak dönemini yaşıyor. İlk büyük kitabı Rüyaların Yorumu’nu yazmış ve bilinçdışının incelenmesinde epey yol kat etmiş. Bir kaç sene sonra zehirli hale gelmiş, kötüleşmiş otoriteye odaklanan bir dizi kitap ve makale yazmaya başlayacak. Tiranlık konusunda insanoğlunun güce duyduğu açlıkla ve hükmetme arzusu ile ilgilenecek.
Kitap 1909 yılından Freud’un öldüğü güne, daha çok da 1938’de Avusturya’nın ilhakından sonrasına odaklanarak “Köktenciliğin Yükselişi Faşizm ve Psikanaliz” alt başlığı ile olanları anlatıyor.
Neler mi oldu bu tarihlerde?
İtalya’nın desteği ile İngiltere’nin görmezden gelmesi ile (İngilizler ne mi yaptı: Hiç bir şey. Yardım talebi için Avusturya’dan çekilen telgrafa cevap geldi: “ Majestelerinin hükümeti bu sorumluluğu alamaz” ) Avusturya Almanlar tarafından işgal edildi, hiç bir direnişle karşılaşmadan hem de. (Hitler şaşkındı. Avusturyalılar’ ın işgale boyun eğeceklerini ummuştu ama sevinçle karşılamalarını beklemiyordu.)
Viyana “Tek Halk! Tek Ülke! Tek Lider” ve “Yahudilere ölüm” sesleriyle inlemeye başladı. Şehir ırksal nefretin patladığı bir cehenneme döndü. (Gamalı haçlı bayraklar neredeyse tüm evlerde dalgalanıyordu. Bunları bu kadar çabuk nereden buldular ki?) Birçok Yahudi intihar etti. İlhakın ilk günlerinde toplam 21.000 kişi tutuklandı. Bir Yahudi için Berlin bile Viyana’dan daha güvenliydi artık. Güya Avrupa’nın en hoşgörülü kentinde yaşanıyordu tüm bu felaketler ve yıllarca sürecek ve binlerce insanın canına mal olacak süreç yeni başlıyordu.
“Finis Austria” Freud o günlerde günlüğüne bunu yazdı. Elveda Karl Klaus’un, Robert Musil’in, Arnold Schoenberg’in Avusturya’sı. ABD’den yardım teklifi aldı ama bunu reddetti. Ona göre Amerika neredeyse Nazilerin Avusturya sınırında toplanması kadar berbat bir sosyal felaketin temsilcisiydi. Amerikalılar parayı kafaya takmışlardı, dolara tapıyorlardı ve dolarya’dan muzdariptiler.
Viyana’da Freud’un yayınevi basıldı, belgelerin bir kısmını oğlu yok etmeyi başardı, bir kısmı Nazilerin eline geçti. Artık Yahudi vatandaşların yurtdışındaki bankalarda para bulundurması yasaktı. Freud’un tüm parasına, antikalarına el kondu. El konulan yayınevi yüzünden vergi borcu çıkarıldı ve ödeme yapılmadan ülkeden çıkması yasaklandı. Ödeme yapabileceği tüm parasına da el konduğu için Freud tam bir açmazdaydı. Neyse ki Prenses Marie Bonaparte’ın Nazilere verdiği rüşvetler, kızı Anna Freud ve becerikli yardımcısı sayesinde Freud Londra’ya gitmeyi başardı.
Bu arada Almanlar tüm Avrupa’ya yayıldı, inanılmayacak bir hızla ve çok az engelle karşılaşarak.
Freud İngiltere’de en zor ve en provokatif eserini tamamladı. “Musa ve Tektanrıcılık” Bir taraftan çene kanseri ile uğraşıyor, sayısız kez ameliyat oluyor, ağrıları dayanılmaz bir hale geliyordu. Çenesinin büyük bir kısmı alınıp, yerine protez takıldı. “İş başında” ölmek isteyen Freud 23 Eylül 1939 Cumartesi sabahı kanserden ve doktorunun verdiği aşırı dozda morfinden öldü. Zaten zamanı gelince kendisine sırt çevirmeyeceğine karşı doktorundan söz almıştı. Son sözleri “Artık sadece işkence haline geldi ve anlamsızlaştı.” oldu.
Gerek Freud’un yazdıklarının gerekse Freud üzerine yazılanların bir kısmını okuyan biri olarak, bu kitabın Freud üzerine yapılmış iyi bir çalışma olduğunu söylemek istiyorum bol estağfurullahlı olarak her şeyden önce.
Kitap sadece Freud ve dönemini değil, Freud’un kavrayışını ve algılamasını da gözler önüne seriyor ve bütünlüklü bir Freud portresi çiziyor. Büyük bir adamın büyük mücadelesine tanık oluyorsunuz. İnsanın anlaşılmasına ve bilime kattıkları, doğruları ya da yanlışları bir kenara; herkese kafa tutan bir adam Freud, devlet ve Tanrı başta olmak üzere, tüm yerleşik kurumlara, o güne dek insanlığın bilinçli ya da bilinçsiz olarak kolektif bir şekilde yaptığı birçok birikime, en zoru da kendisine kafa tutuyor. Tiranlarla mücadele ederken, kendisinin bir tirana dönüşmesine engel olmaya çalışıyor.
Otoriteyi ve insanların otorite ihtiyacını irdelerken, kendisi de bilimsel bir otorite olmakla, saygın bir bilim adamı olmak arasındaki ince çizgide gidip geliyor. Ataerkil topluma eleştiri oklarını saplarken, erki elinde tutan bir Tanrı Baba figürüne dönüşmemeye çalışıyor.
Kitap sayesinde aslında Hitler’in ne kadar sıkıcı bir adam olduğu öğrendim.(İyi bir hayat anlayışı sofrada oturup hamur tatlıları yemek ve en gözde iki konusundan, savaş deneyimlerinden ve köpeklerinin sadakatinden bahsetmekti. Akşamları operetlerin filmlerini seyreder ve bittiklerinde savaş deneyimlerinden bahsetmeye ve köpeklerin sadakatini övmeye devam ederdi.)
Freud’un kendine özgü bir mizah anlayışı olduğunu fark edip şaşırdım. (Gestapoyu herkese şiddetle tavsiye edebilirim.)
Dali ile sürrealist hareket üzerinde yaptıkları sohbetle eğlendim. (Freud Dali’ye şöyle dedi: “Klasik tablolarda bilinçdışını ararım… Sürrealist bir tabloda ise bilinci. ” Ressam bunun ne anlama geldiğini kavradı. “Sürrealizmin,“ der Dali, “İdam fermanıydı bu.”)
Virginia ve Leonard Woolf’un Freud’u ziyaretleri sonrasında ayrı ayrı yazdıkları izlenimlerin birbirlerinden çok farklı olduklarını görünce tüm Virginia Woolf külliyatı gözümün önünden geçti.
Kitap bir yönüyle de çok dehşet verici. Faşizmin ne demek olduğunu, aslında nasıl göz göre göre geldiğini fark ediyorsunuz. Kitapta o döneme ait başkaca anılar ve gazetecilerin gözlemleri de aktarılmış. Ya da yazar o dönemde çekilmiş bir fotoğrafı detaylı bir şekilde kelimelere dökerek tarif etmiş. İnsan aklının ve ruhunun en karanlık, en kötü yönüyle yüzleşiyorsunuz.
Ama kitap, tüm bu süreci Freud öğretisi ile de harmanlayarak, içimizdeki diktatöre bakmaya zorluyor bizi. Faşizm sadece Nazilerin yaptığı ve tarihin artık kapanmış bir dönemine ait bir şey değildir. Faşizmi ve şiddeti başkalarının yaptığı bir şey olarak görmekten bir an önce vazgeçip, içimizdeki diktatörle hesaplaşmanın ve kendimizi dönüştürmenin vaktidir. Yoksa insanlığın kaderi hiç değişmeyecek ve tarih kendini tekrarlamaya devam edecek.
Meraklısına Not: Konu ile ilgilenen olursa; Serol Teber’in “Bilimsel Bir Peri Masalı: Freud’un Aile ve Tarihsel Romanı” da şiddetle önerdiğim bir kitaptır.