
Bu kitabı 2005 yılında Tüyap Kitap Fuarından almıştım. Kitaba baka baka nerdeyse 4 yıl geçmiş. Başlamak için kendinizde bir güç hissetmenizi gerektiren kitaplar vardır. Bu kitap bakarken bile bu gücün gerektiğini hissettiriyordu. Okurken bunu daha çok anladım. Kitap 2 cilt ve toplamda 2071 sayfaydı. Bu bile ürkütmeye yetmişti beni. Bu aynı zamanda bir dizi soruyu da beraberinde getirdi. Piyasada özellikle klasiklerle ilgili çeviriler çeşitli kısaltmalarla yer alıyor. Kitaplar neye göre kısaltılır, kim kısaltır, kişi bu sorumluluğu nasıl alır, o kitap artık aynı kitap mıdır?
Kitap bir rahibin hayatıyla başlıyor. Bu rahip, hikâyeye çok küçük bir yerinden dokunuyor olsa da ana karakter Jean Valjean’a etkisiyle önemli bir yerde duruyor. Jean Valjean, bir ablası ve onun 7 çocuğuna bakmakla yükümlü ve bir gün sadece onları doyurmak için bir tane ekmek çalarken yakalanıyor ve kürek mahkûmu olarak cezalandırılıyor. Kürek mahkûmluğu o dönemde en aşağılayıcı ve toplum gözünde en alt tabakadan bile daha kötü bir konumdadır. Jean Valjean 19 yıl kaldığı hapishaneden çıktığında topluma karşı kin besliyor. Ekmek çalmak bu kadar büyük bir suç mudur, üstelik aç kalmak da onun suçu değildir. Bu duyguların yanında hak ettiğini de düşünmektedir bir suç işlemiştir ve cezası budur. Hapisten çıkıp bir köye gider. Orada bir handa kalmak ister, parası vardır kürek mahkûmluğunda kazanmıştır. Ama han da kalamaz kimse ona yemek vermez. O hukuki anlamda cezasını çekmiş olsa da toplum onu içine almaz. Bu esnada karşılaşır bu rahiple ve ondan gördüğü davranış karşısında utanacaktır.
Bu olay, Jean Valjean’ın karakterinde büyük bir değişim yaratacaktır. Kitapta ki diğer olaylarda bu değişimle başlamaktadır. Jean Valjean, vicdanının sorgulaması altındadır. Kimliğini gizleyerek bir yere yerleşip orada insanlara yardım etmeye başlar, hatta orada var olan bir boncuk fabrikasının yeniden çalışmasını sağlar insanlar orada çalışır ve bölgede ciddi bir kalkınma başlatır. Bu sırada belediye başkanı seçilen ve adı Madelaine olan Jean Valjean’ ı Javert adlı bir polis müfettişi anımsar. Javert, Jean Valjean’ı ihbar ettiği sırada başka biri o sanılarak yakalanır. Jean Valjean bunu kabul edemeyerek kendini ihbar eder. O sırada evinde Fantine adında bir kadın hasta yatmaktadır. Bu kadın, çocuğunu bir hancıya emanet edip buraya çalışmaya gelmiştir. Başından geçen olaylarla bu eve kadar ulaşmıştır. Bu kadın Madelaine Baba’dan kızını getirmesini istemiştir. Javert onu tutukladığı için kızı getirememiştir. Jean Valjean’ın geçirdiği değişim, topluma yararı eski suçlarının önüne geçememiştir. Hapishaneye atılan Valjean oradan kaçmayı başarmıştır, aslında öldüğü sanılmaktadır. Buradan kaçtıktan sonra ilk işi gidip Fantine’in kızını –Cosette- handan almak olur. Bu ölüm haberini duyan Javert, ikna olmadığı için bir araştırma yapar ve Valjean ve küçük kızı sıkıştırmayı başarır. Valjean çevikliğiyle buradan kaçmayı başarır ve fark etmeden bir manastıra sığınır. Burada onu hala Madelaine Baba sanan ve onu ölümden kurtaran Fauchelevant ile karşılaşır. Fauchelevant manastırda ki tek erkektir ve bahçıvanlık yapmaktadır. Dışarı neredeyse hiç çıkmadığından kasabada olan olaylardan habersizdir ve Jean Valjean’ı kardeşi gibi göstererek manastırda kalmasını sağlar. 5 yıl orda kalan Valjean, Cosette haksızlık yaptığını düşünerek oradan ayrılır. Oradan ayrıldıktan 4 yıl kadar sonra Cosette, Marius’a âşık olur en sonunda da evlenirler. ( Özet biraz Türk filmi gibi bitti ama bu basit bir anlatımla kabaca böyle. Kitaptan soğutmasın bu sizi.)
Yukarda anlattığım olaylar kabaca kitabın omurgasını oluşturuyor. Bunun yanında 1832 devrimi, Austerlitz savaşı, Paris’in o günlerdeki yapısı, dini inançlar üzerine sayfalarca yazdığını belirtmek isterim. Kitabın en sıkıcı yanı bu diye düşünüyorum. O kadar çok isim ve o kadar çok olay var ki Fransa tarihi içinde boğuluyorsunuz. Yazar da her isimden sonra o ismi üstü başı ağzı yüzü anlatıyor. Tabi bir saatten sonra kimin eli kimin yüzü belli değil. Kitabın sonuna doğru Paris’in lağımlarını da anlatıyor. Yazarın başarısı da tam buradan geliyor diye düşünüyorum. Bu kadar olayı ana olayla o kadar güzel bağlıyor ki ya bunu da niye anlatıyor ki dediğiniz noktada sizi tekrar olaya sokuyor. O kadar uzatmasına gerek var mı bilmem buna da edebiyatçılar karar versin artıkJ
Kitap sefiller adını “alt tabaka” olarak nitelendirilen ve suçlu insanlardan alıyor. Suç burada aslında çok güzel irdeleniyor. Kendinize sürekli soru sorduğunuzu fark ediyorsunuz. İnsanın yanlış yapması mümkünse, yasaları yapan da insansa yasalarda yanlışlar olmamasını kim önleyebilir? Suçta hafifletici nedenler olmalı mıdır? Hangi hafifletici neden suçluyu haklı gösterir? Suçlunun ders almış olma ihtimali yok mudur? Toplum onu asla kabul etmez mi? Suçluyu o hale getiren, suçun biraz da olsa sorumlusu toplum değil midir? Peki, toplum nereye kadar suçludur?
Kendi düşünceleri için savaşan insanlar -neyi savunurlarsa savunsunlar – bu takdir edilmek için yeterli bir sebep değil midir? Toplum kendi düzen çemberinin dışındakilerden neden bu kadar ürker? O çember bu kadar güçsüz temellere mi dayanıyor? Eğer o temeller güçsüzse neden onun içinde kalmak için direniyor? …
Böyle bir sürü soruyla kendi kendinize savaşıyorsunuz kitapta. Biraz şizofren bir durum yaratmıyor değil. Yine de okumaya değer.
Not: Kitap gerçekten kalın taşınmıyorJ