Simya ile ilgili okuduğum bu ikinci kitapta simya tarihi ve bu öğreti ile uğraşanlar hakkında bilgiler bulunuyor. Simyanın ne olduğu ile ilgili zaten çok daha heyecan verici bir kitap okuduğum için bu kitapta benim için ilgi çekici ve yeni olan yıllarını simyaya vermiş bilim adamları, krallar, kraliçeler, imparatorlar ve sanatçılarla tanışmak oldu. Bir çoğu hayatlarının sonunda idam edilmiş, hapsedilmiş, eziyete şantaja uğramış simyacıların mükemmel maddeyi arayışları sırasında yaptıkları icatlar da sürecin araştırmacı yönüne ışık tutuyordu.
Mesela ısıtma ve metalleri eritme yöntemleri üzerinde çalışırken bulunan benmari usulü, porselen gibi buluşlar önemsiz gibi görünse de laboratuarda ömürleri geçen simyacıların hayatımıza kattıklarından.
Simya öğretisinin tarihi, Çin’de ve Hindistan’da M.Ö. 2000′lere uzanmakta ve bu ülkelerin din öğretileri ile iç içe geçmiş bir halde halen varlığını sürdürmektedir. Çin’de Taoizm, Hindistan’da ise Hinduizm simya ile ilgili önemli izler taşımaktadır. Her iki inanışta da yer alan nefes kullanımı ve enerji akışları üzerine kontrol geliştirmeyi amaçlayan meditasyon çalışmaları ile simyacıların ömürlerini uzatmak için yaptıkları egzersizler arasında birçok benzerlik olup bu pratiğin de kökleri simyanın dönüşüm ilkesi ile ilişkilidir. Hayatı uzatma çalışmaları arasında beslenme disiplinleri, meditasyon, akupunktur kullanılmış, bitkilerden üretilen bir çok ilaç bulunmuş ve günümüz modern tıbbının temelleri atılmıştır.
Simya öğretisi iki koldan ilerler, tinsel öğreti ve labaratuar çalışmaları. Simyacılar arasında bu iki yoldan sadece birisini seçenler veya önceliğin hangi dalda olması hakkında uzun tartışmalar olmuştur. Tinsel öğretiye göre büyük iş “Magnus Opus” labaratuarda değil ruhta olmalıdır. Uygulama ağırlıklı öğretiye göre ise ruh “büyük iş”in yapımı sırasında eğitilir. Uygulama süreci esrarengiz ve gizli yollarından dolayı büyü ile sık sık karıştırılmakta, hatta bu karışıklık simyacılar tarafından da teşvik edilmektedir. Ancak Batı’dan farklı olarak Doğu’da büyü normal ve sürecin bir parçası olarak karşılanmakta ve cezalandırılmamaktadır.
Batı’daki ilk simya çalışmalarının Büyük İskender döneminde Mısır üzerinden getirilen bilgilerle başladığı genel olarak kabul edilen bir kanıdır. Batı’da simya Mısır ve İslam eserlerinin çevrilmesi ile başlamış, Avrupa’da kısa sürede özgün eserler üretilmesine başlanmıştır. İlk eserleri Doğu’dan gelen kitapların çevirilerini de yapan ruhban sınıfı ve bilginler ortaya koymuşlardır. Bu kitapta simya ile ilgili önemli metinlerden bazıları da kısaca tanıtılmaktadır. Paracelcus’un simya ile ilgili yazdıkları, bu iş ile uğraşanların neden simyaya gönül verdiklerini biraz da olsa anlatacaktır.
Doğa kendine müdahale edildiği zaman çok gaddar ve manevracı olabilir, dolayısıyla onunla başedebilmek için dolaysız ve asil bir davranış biçimi geliştirmek gerekir. onun ürettiği hiçbir şey yoktur aslında, çünkü kendine yeten mükemmel bir yapıdır, ancak bir eril tarafından evcilleştirilerek amaca uygun kılınması gerekir. Simya işte bu mükemmeleştirmenin yöntemidir. Simyacı için, ekmek pişiren bir fırıncı, şarap yapan bir şarap üreticisi ve yine kıyafet üreten bir dokumacıdır demek mümkündür. Simyacıi doğanın memelerinden dökülen ne olursa olsun, onu olması gereken amaca uyarlayan kişidir.
Simyacının peşinde olduğu hazine aslında heryerde ve çevremizdeki herşeydedir, öyle ki büyük ustalar onu bulmakta hiç zorlanmamışlardır. Zengin de , fakir de ona hergün, her an dokunurlar ancak çok az insan onun gerçek değerini anlayabilir. Simya, bizlerin gündelik yaşamda hergün içine girdiğimiz kaotik kömür yığınının içinde elması görebilmek için kendi bireysel yaklaşımlarımızı geliştirmemiz gerektiğini savunur.
Simya ile ilgili bir giriş kitabı niteliğindeki bu kitap, en azından sonrasında yapılacak okumalar ve araştırmalar için iyi ipuçları vermekte. Mesafeli anlatımı ile bilimsel bir arşiv çalışmasını anımsatmakla birlikte konunun ilginçliği nedeni ile bir solukta okunuyor.