Sirius’dan Gelen Kurbağa 4 günlük bir zaman dilimini anlatıyor. Daha kesin bir süre vermek istersem – bunu neden istiyorsam- 5 Nisan Perşembe saat 16:00’dan 9 Nisan Pazartesi sabah 05:59’ka kadar geçen süreyi. Gwendolyn Mati genç, hırslı, başarı ve parayı seven bir borsa simsarı. Amerika’da finans dünyasında işlerin ters gittiği bir Paskalya arifesinde hem kendisinin hem de müşterilerinin yatırımlarını yok etmiş olabilir. Aksi gibi Paskalya arifesi Perşembeye gelmiş. Cuma borsalar kapalı ve bu nedenle Pazartesi sabahına kadar sürecek acımasız bir beklemeyi tamamlamak zorunda. Gwen Mati içine Filipin karışmış bir melez; kafası karışık –sonradan intihar eden- şair bir anne ve bereketli tabiat ananın insanlığa bahşettiği doğal uyuşturuculardan sonuna kadar faydalanan, marjinal gece kulüplerinde müzisyenlik yapan sıra dışı bir babanın kızı.
Okumaya Devam »
21 Aug, 2010
Yazan: habbele Kategori: Kurgu
2008 Pulitzer Ödülü kazanmış, Newsweek tarafından son 10 yılın en iyi 10 romanından biri olarak gösterilmiş bir kitaptan bahsedeceğim size. Yazarı 1969 doğumlu Dominik asıllı bir Amerikalı. Halen Massachuttes Institue of Technology’de yaratıcı yazarlık dersleri veriyor. “Yazar kitaplarında genellikle göçmenlik ve aidiyet sorunlarını işliyor” diyor girişteki tanıtım yazısında. Bu kitabın hikayesi de hem Dominik’te hem Amerika’da geçiyor. Kahramanımız çok şişman ve çirkin, “Yüzüklerin Efendisi” ve bilgisayar oyunlarına çok meraklı (Dominiklerin Tolkien’i olabileceği bir kitap yazmak en büyük hayali), kızlardan ve aşktan yana yüzü hiç gülmemiş bir zenci. Ona göre bu ailenin laneti. Okumaya Devam »
Korkunç bir kabus Ankara’da 2 ayrı evde birbirini tanımayan iki ayrı kişi tarafından aynı anda görülüyor. Hem de bir kez değil, 3 gece üst üste. Aynı detayda, aynı gerçeklikte ve üstelik noktası, virgülü değişmeksizin. O kadar canlı ve gerçek bir kabus ki, rüyayı paylaşan 30 yaşındaki iki genç; Davut ve Çiğdem rüyanın sabahında yataklarını ıslatmış olarak uyanıyorlar. Hem de üç gece üst üste. Davut rüyasını dedesine, Çiğdem annesine anlatıyor. Paylaşılan rüya bu iki eve de bomba gibi düşüyor. 30 yıldır saklanan sırlar, sanki zincirlerinden boşanmışçasına saklandıkları yerlerden kopup geliyorlar. Yataklarını ıslatan masumların hiç bir şeyden haberleri yok. Ne rüyayı neden gördüklerini biliyorlar, ne de gördükleri rüyanın kendileri için ne kadar önemli olduğunu. Tıpkı Davut’un 30 yıllık dedesi Şadıman Beyefendi’nin (soyadı Beyefendi) dediği gibi; hiç bir şey durup dururken olmuyor, olduruluyor.
Okumaya Devam »
06 Aug, 2010
Yazan: nazimo Kategori: Kurgu
Amerikanomanyaklar 1970 yılında yazılmış ama konusu 2000 li yıllarda geçen, politik bir taşlama romanı. Rezvani, daha o günlerde Amerika’nın yayılmacı politikasını görüp, hissederek, bunun nerelere varabileceği üzerine kehanetlerde bulunmuş, bunu mübalağa sanatıyla da birleştirerek, hem güldürüp hem de şaşırtarak, zaman zaman da bizi kahramanlarına yabancılaştırarak öyküsünü anlatmış.
Kitabımızın kahramanları Cannes’da yaşayan 2 evsiz yaşlı ihtiyar. Kadın olan Loupiote 1931 doğumlu, erkek olan Cypriuche 1928 doğumlu. Birbirlerine deli gibi aşıklar. Civarda çöp tenekeleri ya da parçabohçaları olarak tanınıyorlar. 50 yıldan fazladır el ele bu yolda yürüyorlar ve hayattan zevk alıyorlar. Uzaktan bu kadar zararsız ve zavallı görünen bu çiftin çaresi olamayan bir hastalıkları var. Amerikanomanyaklık.
Okumaya Devam »
06 Aug, 2010
Yazan: nazimo Kategori: Kurgu
Biz -okuyucu- bu hikayeyi son meddah ya da kendisinin deyişiyle meselperdaz Değil Efendi’nin ağzından, bir çadır tiyatrosunda, temaşacıların arasında dinlemekteyiz. Dinlediğimiz sadece bir öykü değil. Değil Efendi de sıradan bir meselperdaz değil. O çok güzel hikaye anlatan, sadece hikaye anlatmakla da kalmayıp, hikayesini konuya bağlı küçük göz boyuma oyunlarıyla da şenlendiren bir halk filozofu. Değil Efendi meselinin en başında temaşacıları Tanrı’nın en önce yarattığı “Hiç” ve sonra Hiçliği doldurmak için yarattığı “Şey” ile yüzleştiriyor. Sonra da Şey’i renklerle beziyor. Hiç’i de, Şey’i de, Renkler’i de gözümüzde öyle bir canlandırıyor ki, kendimizi ilk dakikadan, tıpkı çadırdaki diğer temaşacılar gibi Değil Efendi’nin çekim gücüne hevesli bir şekilde bırakıyoruz.
Okumaya Devam »
Millenium üçlemesinin son kitabı, Eşekarılarının Yuvasını Tekmeleyen Kız.. Henüz Türkçe’ye çevrilmedi ancak ilk iki kitabı okuyanların nasıl merakla beklediğini tahmin edebiliyorum. Haklılar. İlk iki kitapta olduğu gibi umulmadık şeylerin olduğu bir hikaye. Kitabın yarısı boyunca Lisbeth hastanede, ama olaylar hız kesmeden devam ediyor. Sonra okuduğum en zeka dolu mahkeme sahneleri geliyor, okurken kendimi “İşte bu! Helal olsun! “derken yakaladığım bu sahneler herhalde henüz izlemediğim ama çekildiğini bildiğim film versiyonunun da en eğlenceli bölümleri olmalı. Bu nasıl bir derin devlet işidir, gizli polisin içinde nasıl daha gizli bir polis birimi olur, bunlarla nasıl mücadele edilir, gör başına neler gelir; üçlemenin başında başladığımız yerden çok başka bir düzlemde bitiyor hikaye. Gene elinizden bırakamadan okuyorsunuz. Size de İsveç’e duyduğunuz sempati, okurken aldığınız keyif, yanınıza hep hatırlayacağınız bir arkadaş olarak Lisbeth’i bırakıyor. Daha ne olsun. Türkçe çevirileri de iyiymiş duyduğum kadarıyla. Lütfen atlamayın.
Millenium üçlemesinin ikinci kitabı. İlk iki kitabın İngilizcesini almış kütüphaneme koymuşum. İkisi de oldukça hacimli kitaplar, yaklaşık 600 sayfa filan. Sonunda Temmuz başında çıktığım tatilde yanıma ilk kitabı (The Girl With the Dragon Tattoo-Ejderha Dövmeli Kız) ve olur ya bitiririm ya da sıkılırım diye de Momo’yu alıp gittim. Ne mi oldu? Tüm gün gölgede oturup, aralarda ısrarlara dayanamayıp denize/havuza girip sanırım 4 günde bitirdim kitabı. Fakat öyle bir virüs ki bu seri, başladığınızda mutlaka daha fazlasını istiyorsunuz! Eve gelmeyi iple çektim, gelir gelmez daha bavulu boşaltmadan “ay azıcık dinleneyim” diyerek ikinci kitabı elime aldım ve ikinci kitabı da 3 günde bitirdim. Benim için bunca hız çok önemli değil, önemli olan bu kitapların hakikaten değişik olması. Bir kere Amerikan klişelerinden uzak, İsveç’te geçen hikayeler. Özel isimler bize biraz Ikea’nın telaffuz edemediğimiz ürünlerini andırıyor, örneğin Lundagatan, Götgatan, Kundelsgatan semtleri; metroya verdikleri isimle Tunnelbana. Sonra alışıyorsunuz; Taksim, Beşiktaş, Kadıköy gibi oluyor bu semtler size, çünkü bu hareketli hikayeler içinde bu yerler arasında o kadar mekik dokuyor ve kahve içiyorsunuz ki! –evet, İsveçliler kahveyi çok severler diye bir genellemeye bile gidebilirsiniz- . Anlatım nasıl, çok detaylı, ama yutar gibi okuyorsunuz hepsini, hikayeler çünkü çok güzel. Okumaya Devam »
22 Jul, 2010
Yazan: nazimo Kategori: Kurgu
“Dostlarım Aşklarım” benim “Gelecek Sefere”den sonra okuduğum ikinci Marc Levy kitabı. Yazarın daha basit bir kurgu seçmiş olduğu bu kitapta otuzlarının başındaki 2 arkadaşın hem sıradan hem sıra dışı hayatlarına tanıklık ediyoruz. Antoine Londra’da Fransız mahallesinde yaşayan ve çalışan Fransız bir mimardır. Karısının terk ettiği Antoine küçük oğlu Louis ile birlikte kendine yeni bir düzen kurmuştur. En yakın arkadaşı Mathias ise Paris’te bir kitapçıda çalışmaktadır ve o da karısı tarafından terk edilmiştir. Karısı Vanessa, küçük kızları Emily’yi de yanına alarak çalışmak üzere Londra’ya gitmiştir. Mathias üç yıldır hem kızının hem de karısının yokluğuna alışmaya çalışmaktadır.
Mathias Londra’da Fransız mahallesinde bir kitapçı dükkanı işletme şansını yakaladığında, ailesini tekrar geri kazanabilmek umuduyla, karşına çıkan fırsatı değerlendirir. Ama evdeki hesap çarşıya tam olarak uymaz ve Mathias Londra’ya geldiğinde, eski karısı küçük kızını da ona bırakarak daha iyi bir iş imkanı için tekrar Paris’e döner.
Okumaya Devam »
Bu yaz okuduğum kitaplardan pek memnunum. Üst üste keyifli ve tam ruh halime uygun kitaplar okudum. Mesela en son bitirdiğim kitap Şenlikli Bir Cinayet adını taşıyor.
Hem şenlik var hem cinayet, tam bana göre! Yazarı Gilbert Adair’in Türkçe’de daha önce yayınlanmış başka kitapları da varmış, ama ben kendisini bu kitapla tanıdım ve açıkçası diğer kitaplarının da bu kalibrede olup olmadığını öğrenme arzusu uyandırdı bende (Misal ilk kitaplarından birinin adı Postmodernci Kapıyı İki Kere Çalar. İnsan merak ediyor, postacı değil miydi o?)
Neyse, gelelim Şenlikli Bir Cinayet’e. Okumaya Devam »
20 Jul, 2010
Yazan: nazimo Kategori: Kurgu
Giambattista Bodoni 25 Nisan 1991 tarihinde başına gelen kaza nedeniyle daldığı derin uykudan uyandığında, ne adının Giambattista Bodoni olduğunu, ne içinde bulunduğu yılı, ne de Paola adında bir karısı, 2 kızı ve 3 torunu olduğunu hatırlıyordu ama Napolyon döneminde yaşamış ünlü bir matbaacı olan adaşı Giambattista Bodoni’yi gayet iyi hatırlıyordu. Bodoni’nin başına gelen kaza her ne ise –bunu hiç bir zaman öğrenemiyoruz- hafızasında sıra dışı bir hasar bırakmış; tüm entelektüel bilgi birikimi yerli yerinde dururken, şahsına ait tüm anılarını elinden almıştı. Giambattista Bodoni ya da ailesinin ona seslendiği adıyla Yambo artık geçmişi olmayan bir adamdı.
Okumaya Devam »
16 Jul, 2010
Yazan: Dulcinea Kategori: Klasikler
Ivan Matveitch, eşi ve aile dostu ile birlikte görmeye gittiği timsah tarafından yutulur. Ancak Matveitch sağdır, timsahın içinde rahatı yerindedir ve her zamanki gibi “ukala” tavırları devam etmektedir. Artık o da “kütük gibi yatarak” fikir üreten aydınların arasına katılmıştır. Aile dostları olan anlatıcımız, Ivan Matveitch’i timsahın içinden kurtarmak için çabalamaya başlar, yüksek mercilere başvurularda bulunur, güzel eşi ile ilgilenir, timsahın sahibi ile pazarlık bile yapar. Ancak bir yandan bürokrasi ile, bir yandan Matveitch’in hakaretleri, itirazları ve saçma hayal dünyası ile mücadele etmek zorunda kalır. Okumaya Devam »
06 Jul, 2010
Yazan: nazimo Kategori: Kurgu
İsmail Güzelsoy Banknot Üçlemesi adını verdiği serinin ilk kitabı Sincap’da bize 1966 kışında geçen bir kaçış öyküsü anlatıyor. İskender Sof tanınmış bir şairdir. Milli İstihbarat Ajanları peşindedir. Haydarpaşa Garında bulunma sebebi ise, onu sevdiklerinden ve vatanından uzaklaştıracak olan bir kaçış serüvenine başlamak üzere oluşudur. Trenin kalkmasına 6 dakika kala, kalabalıkta kendisi bekleyen ajanlar Metin’le Mustafa’yı –Şişman- görür. Bu karşılaşma İsmail Sof’a gerçekten acı verir. Çünkü kaçış planını sadece 3 kişi ile paylaşmıştır ki, bunlardan biri sevgili karısı Bihter’dir ve onlardan herhangi biri tarafından ihbar edilmiş olmak yerine Sabahattin Ali’nin kaderini paylaşmayı tercih etmektedir. Tren kalkerken, son dakikada Başkent Ekspresinin arkasından koşarak son vagonu yakalamayı başarmış, Şişman’ın attığı kurşunlardan kıl payı da olsa kaçabilmiştir. Artık kaçış planı deşifre olduğuna göre yeni durumda neler yapması gerektiğine karar vermek zorundadır.
Okumaya Devam »
05 Jul, 2010
Yazan: nazimo Kategori: Kurgu
İnci Gibi Dişler İngiliz toplumunun ötekilerini, göçmenlerini anlatan bir roman. Roman 1975 yılında başlayıp 90 yılların sonlarına kadar giden bir dönemi kapsıyor. Yer yer yapılan geri dönüşlerle de İkinci Dünya Savaşı’na kadar uzanıyor.
Romanın kalabalık bir kadrosu var. Yıllar önce ülkesi Bengladeş’i terk ederek İngiltere’ye göç eden, hatta II. Dünya Savaşı’nda İngilizler için savaşan Müslüman Samet İkbal, onun kendisinden çok genç karısı Alsana İkbal, (Begüm ve İkbal aileleri çocuklarının evlenmeleri için bir anlaşma yapmışlardı ama Begüm ailesi Samet İkbal için uygun bir eşi ancak 20 yıl sonra doğurabildiği için karı koca arasında bu kadar yaş farkı olmuştu), Samet İkbal’in savaş arkadaşı ve belki de bu adadaki tek dostu, kendi toplumunun tutunamayanlarından Archie Jones, onun tamamen rastlantıyla tanıdığı ve evlendiği abanoz tenli, çok güzel vücutlu ama çok dişlek, Jamaika kökenli karısı Clara, Samet İkbal vasıtasıyla tanıdığımız Müslüman kökenli mahalle esnafı. Daha sonra İkbal ve Jones ailelerine katılan çocuklar. İkbal ailesinin ikizleri Macit ve Milat, Jones ailesinin kabarık saçlı ve annesi gibi dişlek kızları İrrie Jones. Çocukların büyümesiyle birlikte İngiliz toplumuyla girilen ve gittikçe artan sosyal ilişkiler.
Okumaya Devam »