“İtalyanların Habeşistan’ a sevkiyat yaptıkları sırada idi; 1936 senesinde. Faşist askerle dolu bir İtalyan vapurundayım: Mazotla işleyen 22 bin tonluk, 24 mil süratinde bembeyaz Conte Verdi adındaki bir yolcu vapuru…
Şark’a gidiyorum. Niçin? Ben kimim?
Sizlere bunu şimdiden söylemeyeceğim. Yazıma ifşaatla başlamayalım. Önceden izahat vermemekle beraber öyle tahmin ediyorum ki hikayem ilerledikçe şahsiyetim kendiliğinden belirecek.”
Conta Verdi vapurunda yola çıkan bizim baş erkek kahramanımız. Aslen İstanbul’lu, 40’lı yaşlarının başında, oldukça yakışıklı ve atletik, başından 3 evlilik geçmiş, birkaç dili ana dili gibi konuşan esrarengiz bir adam. Esrarengiz diyorum, çünkü ne iş yaptığını tüm roman boyunca öğrenemiyoruz. Anlattıklarından çok fazla seyahat ettiğini, Mısır, Suriye, Hicaz, Avrupa, Hindistan, Cava, Amerika, Güney Amerika’ya, Uzak Doğu’ya gittiğini, gittiği her yerde işlerini hallettirecek birilerini tanıdığını, çok çapkın olduğunu, hayatına değişik milletlerden bir sürü kadının girip çıktığını anlıyoruz.
Okumaya Devam »
Murathan Mungan’ın son kitabı “Şairin Romanı” nı maalesef bitirdim. Maalesef diyorum, çünkü bitmesin diye kitabı usul usul, azar azar okudum. Romanın sonunda “1995-2010” ibaresi yer alıyor. Kitabın yazımı 15 yıl sürmüş. Tarihleri görür görmez düşündüğüm ilk şey “her bir gününe değmiş” oldu. Çok uzun zamandır bu kadar etkilendiğim bir roman olmamıştı. Bu romanın Türkçe yazılmış olmasının büyük bir şans olduğunu düşünüyorum. Kitap, konusunun yanında anlatımı ve diliyle de beni büyüledi. Bir çok paragraftan sonra kendimi “ budur işte” derken buldum.
“Gemann, sabah, tam hesapladığı gibi gün doğarken giriyor Kohragandt’a. Bütün şehir uykudayken. En sevdiği şey buydu. Bir şehre uyurken girmek… Sokaklar henüz akmaya başlamamış, gündeliğin dağınık hikayeleriyle meydanlar kalabalıklaşmamış, hayat tekrarlar ve rastlantılarla saçaklanmamışken. Pazarlara tezgahlar kurulmamış, balkonlara çamaşırlar asılmamışken. Şehir henüz sessizliğin elindeyken. Sabah nemiyle kabaran saksı çiçeklerinin, balkon arsızı gür sarmaşıkların kokusunun ortalığı sardığı, şehrin sarısabır rengi taş döşeli sokaklarında, atının usul ve kendinden emin adımlarıyla Güvenlik Merkezi’ne doğru ilerlerken, burayı hep sevmiş olduğunu düşünüyor. Ekmek fırınlarından yükselen günün ilk ekmeğinin buğusu hayatın başladığını söylüyor ona. Her şehrin ekmek kokusu farklıdır; biliyor. “
Okumaya Devam »
26 Jun, 2011
Yazan: Dulcinea Kategori: Söyleşi
İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan “99 Sayfada Bebek Beslenmesi” 99 Sayfada Serisi’nin bir kitabı. Bu dizide kamuoyunun bilgilenmek istediği konular (sağlık, eğitim gibi) incelenen konunun uzmanı ile söyleşi şeklinde 99 sayfalık kolay okunur bir kitap haline getiriliyor. Serinin bu kitabında, İstanbul Üniversitesi Çocuk Sağlığı Enstitüsü ve İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı’nda öğretim görevlisi olan Gülbin Gökçay ile bebek beslenmesi konusu soru cevap şeklinde ele alınıyor. Anne karnından başlayarak 1-2 yaşa kadar çocuk beslenmesi hakkında öneriler, menüler, anne beslenmesi hakkında öneriler, anne sütü ile beslenen bebekler ve anneleri için teknikler yer alıyor. Okumaya Devam »
13 Jun, 2011
Yazan: nazimo Kategori: Kurgu

Az, Hakan Günday’ın yazdığı son, benim ise okuduğum ilk kitabı. Kitap biteli neredeyse 15 gün oldu. Üzerinden bu kadar süre geçmesine rağmen, halen kendimi kitapla ilgili düşünürken buluyorum. Kimi zaman içim burkuluyor, kimi zaman da kitabın sonunu hatırlayıp, gülümsüyorum.
Az’da Hakan Günday, Türkiye’nin birbirinden çok uzak köşelerinde aynı yılda doğan ve aynı ismi taşıyan iki çocuğun hayatı ekseninde anlatmak istediklerini çok vurucu bir şekilde anlatmış. Çocuklardan bir tanesi, Türkiye’nin doğusunda kız olarak doğan ve devlet yatılı okulunda okuyan Derda, diğeri de İstanbul’da sırtını mezarlık duvarına dayamış bir gecekondu mahallesinde doğan, hiçbir zaman okula gidememiş erkek Derda. Her iki Derda da bu hayata en dibinden başlamak zorunda kalmışlar.
Kitabın ilk bölümünde, annesinin 2 inek almaya yetecek kadar bir para karşılığında Londra’da yaşayan bir Şıh’ın oğluna karı olarak sattığı, 11 yaşındaki Derda’nın yaşamına eşlik ediyoruz. Adı Londra olan, ama aslında bir tarikat evinin birkaç oda ve salondan ibaret dünyasında, Derda’nın nasıl örselendiğini, nasıl tacize ve şiddete maruz kaldığını, çocukluğunu nasıl yitirdiğini Hakan Günday’ın yalın ama vurucu anlatımından okurken, okuyucu olarak sizde örselendiğinizi, kirlendiğinizi hatta aşağılandığınızı düşünüyorsunuz. 16 yaşına kadar hapsolduğu bu duvarlar arasından kendine bir çıkış arayan Derda’nın, umutsuzca çare diye sarıldığı kaçış yollarının, onu bulunduğu yerin yedi kat daha altına sürüklemesine tanıklık ediyorsunuz. Bundan daha beteri yoktur artık derken, beterin de beteri olduğunu görüyorsunuz.
Okumaya Devam »
Okuma öncesi not : Küçükken masal kasetlerimiz vardı. Adile Teyze’den Masallar, La Fontaine’den masallar ve Ülkü Abla’dan Masallar ve şimdi hatırlamadığım birkaç kaset daha. Bıkmadan sıkılmadan çevirip çevirip dinlerdik kasetleri (çevirip dinlemek bir kasetçalar deyişi, o da artık eskide kaldı). İşte bu kasetlerden birinde dinlemiştim Küçük Prens’i ilk defa. Aradan zaman geçip de yeniden basılmış gıcır gıcır Küçük Prens kitaplarını görünce aslında hikayeyi unutmuş olduğumu fark ettim. Aklımda hüzünlü bir çocuk, bir gül, bir kuzu ve büyük bir yalnızlık kalmış. Şimdi tekrar okumadan önce merak ediyorum, acaba çocuk aklımla yanlış mı anlamışım hikayeyi, yoksa gerçekten de hüzünlü bir çocuk mu bekliyor beni bu hikayenin içinde.
Okumaya Devam »
29 Mar, 2011
Yazan: Dulcinea Kategori: Kurgu
Fazlaca bir zamandır okumaya bile zor fırsat bulurken, sitemize yazmam hiç mümkün olmadı. Dönüşümü bir bebek bakımı kitabı ile yapmayı düşünüyordum ama ilk olarak beni en çok etkileyen ve en kolay okuduğum bu kitabı yazmak istedim. Şu geçen aylarda, sadece dikkatimi üzerinde toplayabildiğim kitapları okuduğum için ya çok kısa, ya daha önce okuduğum ya da çok akıcı kitapları okuyabildim. İşte bunlar arasından sivrilen, hem kardeşimin, hem babamın, hem benim severek bir solukta okuduğumuz Meçhul oldu.
Şu dönemde okuduklarını paylaşan tüm arkadaşlara teşekkürler sunarım. Her kitapta aklım kaldı, hepsini okumak istedim ama sanırım daha uzunca bir süre uyumayı okumaya tercih etmek mecburiyetinde kalacağım. Okumaktan keyif alan herkese yeniden merhaba.
Bir gün İbrahim ortadan kaybolur, annesi İbrahim’i bulmak, başına gelenleri öğrenmek için gazeteye bir kayıp ilanı verir. Bir gazeteci yanına bir de fotoğrafçı alarak bu kayıp ilanının ardındaki hikayenin peşine düşer. Maalesef bu röportaj yayınlanmaz ve gazetenin arşivinde bir dolabın en alt çekmecesinde İbrahim gibi yiter gider. Ta ki bir gün bir yangın sonrasında gazeteden geriye kalan tek şey olan o dolap açılana kadar bu hikaye duyulmayacaktır.
Okumaya Devam »
Ayfer Tunç bu kitabında, Karadeniz’in neresi olduğu belli olmayan bir kasabasında, üzerinde hiç camı olmayan kör sırtını Karadeniz’in azgın sularına dayamış bir hastane binasıyla uzak ya da yakın, bir şekilde ilişkisi olan; hastaların, doktorların, hastabakıcı ve hademelerin, hastaneyi yaptıranların, kasabalıların, onların yakınlarının, akrabalarının, atalarının, velhasıl kelam gözlerinizin önünden sıra sıra geçen yaklaşık 500 kişinin hayatından kesitler anlatıyor.
İlk başlarda kitabın akış hızına alışmakta çok zorlandım. Kişiler birbiri ardına hızla gözümün önünden geçiyordu. Her yeni kahramanın anlatacak bir öyküsü vardı, kimi öykü bu güne, kimisi geçmişe aitti.
Okumaya Devam »
Nazlı Eray’ın son kitabı Tozlu Altın Kafes-Yaşamımdan Anılar adını taşıyor. Bir Nazlı-Eray-sever olarak onun kendi kaleminden anlattığı anılarına kayıtsız kalmam beklenemezdi tabii. Kitabı Cuma günü aldım, iki oturuşta su içer gibi bitirdim. Nazlı Eray anılarını da diğer öyküleri/romanları gibi geçmişte bir ileri bir geri giderek, alıştığımız akıcılıkta anlatmış. Okumaya Devam »
Kitabı bitireli bayağı oldu. Yani bu yazıya başlamadan önce demlenmesi için yeterince bekledim. Kitabın arka kapağında Usta ile Margarita’nın bir baş yapıt olduğu yazıyor. Ben de aynen öyle düşünüyorum.
Bugalov 1891 yılında doğmuş ve eserini tamamladığı 1940 yılında ölmüş. Eserin yazılması 12 sene sürmüş. Kitap da ölümünden ancak 26 yıl sonra, o da bazı bölümlerinin sansürlenmesi suretiyle basılabilmiş ve kendi ülkesinde kendi insanları tarafından okunmuş. Bukalov’un hayatının talihsiz bir hayat olduğunu düşünüyorum. Neredeyse tüm ömrü Stalin’in iktidarında geçmiş. Küs olduğu bir sistemin içinde yaşamak zorunda kalmış. Bu nedenle bana göre bu kitap sisteme karşı sessiz bir baş kaldırış. Bence yazılması da ondan 12 sene sürmüş. Sanki “Konuşamıyorum ama yazıyorum” der gibi.
Kitap üç ana öyküden oluşuyor; birinci öyküde Moskova’ya gelen Şeytan ve çetesinin yarattığı karmaşa, ikinci öyküde Filistin Valisi Pontius Pilatus’un gözünden, yani birinci ağızdan, İsa’nın yargılanma süreci ve çarmıha gerilmesi, bilinen öyküden farklı bir şekilde anlatılıyor. Olayın bu versiyonunu okurken karar sürecindeki Pilatius’un yaşadığı duygusal gelgitlere de tanık oluyoruz. Son öykü de ise; zengin bir uzmanın karısı olan, mavi kanlı güzel Margarita’yla aşk yaşayan, sonra Pilatus hakkında yazdığı kitabın kendisinde yarattığı duygusal baskıya dayanamayarak akıl hastanesine düşen Usta’nın hikayesine ve onların umutsuz aşklarına tanık oluyoruz.
Okumaya Devam »
06 Oct, 2010
Yazan: habbele Kategori: Kurgu
Şimdiye kadar ne yazdıysa okuduğum, güncel Türk edebiyatının bana göre en önemli isimlerinden Ayfer Tunç’un “Yeşil Peri Gecesi” adlı kitabı geçen haftalarda yayınlandı. Yazarının “en sağlamından insanlık ahlakının romanı” dediği kitap, önceki öykü kitaplarından daha kalın –bundan önceki son kitabı Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Tarihi ile hemen hemen aynı boyutlarda bir kitap. Zehir zemberek bir kapağı var bi kere. Acayip derin yeşil gözlü çilli bir kadın yüzü, size kapaktan eni konu dik dik bakıyor. Bakanı sarsıp silkeleyen bu bakışlar aslında okuru okuyacaklarına hazırlıyor. Okuyanı sarsan, ruhunda bir kuyunun içine burgaçlarla döne döne düşüyormuş hissi yaratan hikayemiz bir hesaplaşma öyküsü. Hikaye, İncil’den “İçinizden kim günahsızsa ilk taşı o atsın!” epigrafıyla başlıyor ve yazarla yapılmış bir söyleşide söylediğine göre romanın nüvesi bu epigraf. Okumaya Devam »
Bu haftasonu içim parçalanarak, yine de elimden bırakamayarak Dave Eggers’in “Ne Nedir” adlı kitabını okudum. Kitabın ön ve arka kapağında, bir çok yazar ve gazetenin övgüleri vardı ama hiçbiri konu hakkında ipucu vermiyordu. Mesela unutulmaz Uçurtma Avcısı ile Bin Muhteşem Güneş’in yazarı Khalid Khousseini “son zamanlarda okuduğum en etkileyici roman” diyordu, TIME dergisi “yılın en dokunaklı romanlarından biri” derken, New York Times “Ne Nedir, insanın türlü felaket ve yıkım karşısında bile zorlukları aşabilme gücünü ve umudun zaferini ortaya koyuyor.” diyordu. Kitabı basan Siren Yayınları’nın hergün mutlaka takip ettiğim blogunda Ne Nedir’le ilgili yazılar, daha kitap yayınlanmadan ilgimi çekmiş, bu kitabın adını aklımın bir köşesine yazmıştım bile. Kitap Sudanlı Valentino Achak Deng’in kendi ağzından biyografisi; yani küçük bir çocuğun Afrika’da hayatta kalabilme mücadelesi ve ardından Amerika’daki hayata tutunmaya çalışan mülteci portresi..
Okumaya Devam »
Hemen söyleyeyim, kayıp gölgeler kenti Prag. Nazlı Eray’ın geçmişle bugün arasında gidip gelen karakterlerle kurguladığı, son eserlerinden birisi. Bu seferki ünlü kahramanlarımız Stalin, Stalin’in hayatına giren kadınlar, Stalin’in yakın askerleri Yezhov ve Beria, Alphonse Mucha ve çizdiği Art Nouveau kadınlar, Victor Oliva ve “Absent İçen Adam” tablosu.. Nazlı Eray’ın tarzını severim; hafif, olağan şeylermiş gibi, gider bir kafeye oturur yanına genellikle ölü ve ünlü biri gelerek onunla bir sırrını paylaşır. Bu romanda da öyle. Onunla birlikte hem Prag’ı geziyorsunuz, hem de Stalin dönemindeki kahramanlarla buluşup o döneme dair yeni şeyler öğreniyorsunuz.
Okumaya Devam »
24 Sep, 2010
Yazan: nazimo Kategori: Kurgu
15 Temmuz 1988 günü Emma ve Dexter’ın hayatında bir dönüm noktasıdır. O gün Dexter arkeolojiden ortalama bir derece ile, Emma da tarih ve İngiliz edebiyatından çift dalda uzmanlık yaparak mezun olurlar. Emma işçi bir ailenin kızıdır, sol ve feminist akımların içindedir. Dexter ise, zengin bir ailenin gelecek kaygısı taşımayan oğludur. Bu iki ayrı dünyanın insanı, her ne kadar birbirlerine göz aşinalıkları olsa da 15 Temmuz 1988 gününün akşamında katıldıkları mezuniyet partisinde resmen tanışırlar ve bunu bir adım daha öteye götürerek tek gecelik bir aşkı paylaşırlar. İkisi de 22 yaşındadır, ikisi de çok gençtir ve yepyeni bir hayat önlerinde uzanmaktadır.
Okumaya Devam »